El-Aziz Samini - Hoşgeldiniz - El-Aziz Samini

 

 

 

-HOŞGELDİNİZ-

El-Aziz Samini
Açılış sayfası yapın Sık kullanılanlara Ekle Bize Yazın Siteyi Arkadaşına Öner

HALİT HOCA EFENDİ



VİDEOLAR
HOCAEFENDİNİN 1. SENE ANMA PROGRAMINDA
 TALİP DARTAY HOCAMIZIN HATİM DUASI
http://youtu.be/3Ycra-moX3M


HOCAEFENDİNİN VEFATININ 1. SENE ANMA PROGRAMI  http://youtu.be/WYMQ5Q6zFj8


TALİP- HOCAEFENDİ  http://youtu.be/yT29bqkm5bU

HOCAEFENDİ   http://youtu.be/M8aRrNEm-K8
HALİD ÇAKMAK  http://youtu.be/7wgowg1vPuQ
HALİD HOCA EFENDİ 1  http://youtu.be/qA_fq9kOoNA
ELAZIG IN MANEVİ DİNAMİKLERİ  http://youtu.be/JlGqmbF3faI
HALİD HOCA EFENDİ 2    http://youtu.be/cBv3uwyj9uU

Hatme halit hoca efendi  http://youtu.be/oog7hx_pII8

Halit hoca efendi3  http://youtu.be/shdy0E-sX 

HALİT HOCAFEDİNİN CENAZE GÖRÜNTÜSÜ http://youtu.be/f7LNBXSJmEs

HALİT HOCAEFENDİDEN DERLEMELER
http://youtu.be/1p98Yt1uCis

Elazıg eski müftülerden Hacı Ömer BİLGİNOGLU
 http://youtu.be/GGuC21zjFxA

İçerik

 

Duyurular

Şu an bu bloğun içeriği yok.

Üyelik

Kullanıcı Adı

Şifre

Üye Değilseniz? Hemen Tıklayın.

Toplam Ziyaret

Şu ana kadar
432375
sayfa izlenimi aldık. Başlangıç: Şubat 2007

On-Line Durum

Şu an sitede, 6 ziyaretçi bulunuyor

İnsanın iki çıkmazı


İnsanın duçar olduğu çıkmazların iki nedeni, bir sonucu vardır. Bu iki nedenden biri cimrilik diğeri bencilliktir. Bir de sonucu vardır ki bu da yalnızlıktır. Şu an şehir insanında görülen depresyonun kuvvetli nedenlerinden biri yalnızlıktır. Fakat yalnızlığın sonuçları üzerinde durulurken nedenleri pek dikkate alınmaz.
21 yüzyıl insanı maalesef hayatında paylaşıma ve ahde vefaya yer veremiyor ve cimrileşiyor. Bencilliğinin etkisinde kalan bu insan sadece maddiyatta değil onur ve erdemlerinde de cimrileşiyor. Bu hastalığa yakalanan kimseler dışarıdan kaçıyor ve kendi içlerine dönüş yaşıyorlar. Kişinin içe dönüklüğü ne yazık ki, onu toplumdan kopararak sanal ilişkilere yönlendiriyor. İnsan sosyal hayatında alıcı ve verici durumundadır. Sanal ilişkiler ise vermek ve almak üzerine kurulu değildir aksine kişiyi arzu ve istekleriyle baş başa bırakıyor. İnsanlar cimrileştikçe başkalarının dertleriyle dertlenmez, sevinçleriyle ortaklık kuramaz hale geliyor, başkalarının ihtiyaçlarına duyarsızlaşırken kendi ihtiyaçlarını alabildiğince abartıyorlar. İşte bütün bunların sonucunda kişi büyük bir boşluğa ve yalnızlığa açılıyor.

Cimrinin en korktuğu şey başkaları için bir şeyler yapmaktır. O ne ekmeğini, ne sevgisini ne vaktini, ne de bildiklerini paylaşmak ister. Cimrinin hayatında sadece kendisi vardır ve insansız kalmıştır. İnsan her şeye sahip olsa dahi kendi türünden birine ihtiyaç duyuyor ve onunla hemhal olmak istiyor. Yani almaya ihtiyaçlı olduğu kadar vermeye de ihtiyaç duyuyor. Ancak vermeyi ahmaklık olarak gören cimri, zaman geçtikçe çevresinden kopuyor ve yalnızlaşıyor. Bu kişi iyilik ve erdemlerde, hayır ve hasenat işlerinde geri kalmış ve ne yazık ki karanlık bir dehlize sürüklenmiştir. Çünkü kendisini seven bir dostu dahi yoktur. Bu ona büyük acı vermektedir.

Bizi erdemli kılacak davranışlardan biri de iyi şeylerden vermektir. Bu bir kayıp değildir aksine verdiğimiz her şey bir şekilde kazanç olarak geri dönecektir.

Cimri insan menfaatçidir ve insan ilişkilerini menfaatleri üzerinden kurar. İlgi ihtiyacı yoğundur ancak bunu sahip oldukları ile başkaları üzerinde sulta kurarak elde etmeye çalışır. Fakat toplum cimrileşen insanı sevgisinden mahrum bırakarak cezalandırır ve yalnızlığa terk eder.

Günümüz insanının en büyük çıkmazlarından biri, bencillik ve bunun getirdiği yalnızlaşmadır. Ancak insanlarımız bu dehlizden kurtulabilmek için çare arayacakları yerde hatalarını savunmaya devam ediyorlar. Ne ilginç!











Yolculuk içimize


Cihadın büyüğünün insanın kendisiyle olduğu düşünce geleneğimizin bir gerçeği. Cihat; ceht etmek, mücadele etmek, çalışmak, çırpınmak, mücadele etmek, sakınmak, korunmak ve geleceğe doğru yolculuk yapmadır. İnsanın helal rızk edinmesi, kendisine ve çocuklarına, yakınlarına, komşularına ve bütün insanlığa hayırlı ve faydalı olmak da bir cihattır. İnsanın kendi kendisini denetlemesi, kendisiyle hesaplaşması, kendisini sınaması olarak görülür bu eylem. Bir diğer ifade ile cihat eylemde olma halidir.
Bu büyük savaş, yani mücadele bir ömür insanın yakasını bırakmaz. İnsandaki göz, duygu, bakış, arzu tükenmez bir anaforun içine sokar. Orada insanın kendisini denetlemesi çok zor görünüyor. Buna ister insanın içindeki şeytan densin ister insan kendi kendinin şeytanı olsun değişen bir şey olmaz. İnsan, nedense hep olumsuz olana eğilimlidir. Bazen kendini kontrol edemez durumlara düşer. Sonra pişman olur, bu pişmanlık ona acılar çektirir ama üzerinden biraz daha zaman geçince gene aynı hataya düşmekten kendini kurtaramaz.

İçimize olan yolculuğumuz bizi anlamlar dünyasına götürür. Zaten insanın kendisi de bir hazine. Bu hazinenin farkına varabilme de bir bilinç gerektiriyor. Bu da insanın ne denli önemli bir varlık olduğunu gösterir.

İnsan bilinç edinmeye başladıktan sonra sorumluluğu artar. Her adımı, davranışı artık bireyi bağlar. Birey ise bu bilinçle yolculuğunu sürdürür.

Sorumluluk bilinci insanı yüceltir. Yücelttikçe yükünü ağırlaştırır. Bir insan bilgi edindikçe bilincini de onunla aynı düzlemde tutmalı. Bu, onu daha anlamlı bir yere götürür. İnsan diğer varlıklardan farklı olarak edindikleriyle yükümlülük altına girer. Bir insan edindiklerini salt kendisine dönük olarak kullanmaz, kullanmamalı. Eğer edindiklerini paylaşmaz ise o zaman diğer insanlara karşı sorumluluk sahibi olur. Bu, bir diğer deyişle kul hakkı denen olguya neden olur. Bir kimse edindiği iyi ve güzel şeyleri başkalarıyla paylaşmaz ve dağıtmaz ise o zaman kul hakkına girmiş olur. Edinilenler insanı diğerlerinden farklı kılar. Bu farklılık ve fark ediş onu bilim insanı düzeyine yükseltir. Âlimin mürekkebinin değer kazanması bilinç nedeniyledir.

Günümüz insanının bencilliği, benini merkezde tutuşu sorumluluktan kaçışı anlamına geliyor. Günümüz insanı salt kendini düşünüyor. Başkalarını asla hesaba katmıyor. Bu davranış ise onu aşırılıklara götürüyor.

Bireysel davranışlar ve yaşayış tarzı insanı doyumsuzluğa götürür. Aşırı zenginlik, aşırı uçlarda oluş insan için en tehlikeli olanı.

Hayat yoluna çıkışımızı belirleyen biz değiliz. Bizim dışımızdaki bir irade burada söz konusu. Kendimizi bir yolda bulmuş isek o zaman bize verilene sadakat göstermemiz gerekiyor. Aslında bu bile bir sorumluluk nedeni. Yol boyunca atacağımız her adımın bir hesabının olduğu, olması gerektiğinin nedeni de bilinçtir.

Başkasının özel durumları bir başkasını ilgilendirmez. İnsan çıktığı yol ve yolculukta önüne bakarak yürür. Dikkatli bir yolculuk insanın daha az yanlış yapmasını sağlar. Hatalar insan için. Bir yanlış yaşanınca, ardından da aynı hataya düşmemek için daha dikkatli olunur.

İnsan yola çıkınca hız başlar. Bir zaman sonra bir hayli yol andığının çok daha sonra farkına varılır. O zaman da yapılması gerekenlerin yapılmamış olduğu fark edilince geçen zamanın boş olduğu anlaşılır.

İçimize yaptığımız yolculuk durmadan sürüyor. Her adım bir başkasını zorunlu kılıyor. Durmak, insanın elinde değil. Dönen bir devran var. Durmak hem zaman yitimidir hem de sorumluluk yitimidir.

Evet, biz bir yolculuyuz, bize biçilmiş bir süre ve yol mesafesi var. Erime varmak her insanın arzusu. Bu erim neresidir, nereye kadar gidilir bilinmez. Kendi kendisinin nasıl ve niçin geldiğinin bilinmemesi gibi ne zaman yolculuğunun son bulacağını da bilemez. Bilinmezlik onun sorumluluk ve bilincini artırır.

















Faydasız iş zamanın katilidir


Padişah işlerinin yoğunluğundan yorgun düşmekte ve ara sıra kurulan panayıra katılarak yorgunluğunu atmaya çalışmaktadır. Yine bir gün panayıra gider ve sihirbazların sergilediği “yetenek” gösterilerini keyifle izlemeye başlar. Gösterinin sonlarına doğru beş metreden iğneyi ipliğe geçirebildiğine iddia eden bir adam ortaya çıkar. Adam beş metre ileriden ipliği fırlatır ve iğnenin deliğinden geçirir. Padişah gördüklerine inanamaz ve bir daha yapmasını ister. Adam aynı şeyi üç kere tekrarlayınca padişah “bu adama yüz altın verin, sonra da falakaya yatırın” der. Sadrazam bu çelişkiyi anlayamaz ve sorar, Padişah yüz altını yetenekli ve becerikli biri olduğu için veriyorum, yüz sopayı ise bu kadar boş ve faydasız işlerle uğraşıp vakit harcadığı için atıyorum. Asıl maharet insanlara faydalı olmaktır” der. Hikâye bana, gençlerimizin odak noktası haline getirilen yarışma ve eğlenme programlarını ve bu programların gençler üzerindeki olumsuz etkilerini düşündürdü. İncir çekirdeğini doldurmayacak uğraşlar peşinde koşan gençler, bütün güç ve enerjilerini buraya harcayarak zihnen fakirleşiyorlar. Bu çocuklar ileriki yaşamlarında da zaman israfı yapıyor ve hayatı bir eğlence olarak görüyorlar.

Eğlence programları ile uyuşturulan gençler, ömür sermayelerini beyhude işler peşinde tüketip kendilerini erdemli kılacak değerlerle bütünleşemiyorlar. Ekranlar gençleri çekebilmek için bu tür programları alabildiğince cazip hale getirerek sadece çocukları değil aileleri de etkilemeyi başarıyor. Çocuğun kısa süreliğine de olsa ekranlarda görünmesi ve yarışmada yer alması anne babayı mutlu ediyor. Fakat bu, kısa ve uzun vadede çocuğun hayatına zarar getiriyor.

Yarışma programları aracılığıyla popüler olmayı ve kısa yoldan para kazanmayı hayal eden genç, geri döndüğünde aile ile çatışma yaşıyor:

1- Genç yarışmada kendisine vaad edilen ödülün büyüsüne kapılıyor, rakiplerini alt edebilmek için her yolu deniyor. Genç rekabeti öğreniyor.

2- Genç, ekranlarda aldığı alkış, onay ve desteği geri döndüğünde çevresinde aramaya ve ilgi odağı olmaya çalışıyor.

3- Genç zamanı kullanma bilincinden mahrum kalıyor, daha kısa yoldan ulaşabileceği hedefler belirliyor

4- Gencin ihtirasları giddikçe yükseliyor ve topluma uyum sağlayamıyor.

5- İstediği onay ve desteği bulamadığında güven kırılması yaşıyor ve kendisini değersiz hissediyor.

Anne babalar, çocuklarını faydalı işlere teşvik etmeli ve zamanı kullanma bilinci kazandırmalıdırlar. Çünkü zaman bilinci taşımayan bir gencin aktif başarılı ve erdemli bir hayat sürmesi beklenemez.










Ehl-i İslam Nasıl Birleşebilir


Ehl-İ Sünnet birlik demektir. Nelerde birlik?.. İtikatta (inançta) birlik… Fıkıhta birlik… Ümmet olmakta birlik… Âdil ve râşid bir İmam’a biat ve itaat etmekte birlik…

Mezhepsizlik nedir? Kaos ve anarşi demektir. Her kafadan ayrı ses demektir. Kur’anın re’y ve heva ile yorumlanması demektir. Tefrika demektir. Fitne ve fesad demektir. Zillet ve esaret demektir…

Ehl-i Sünnet içinde dinî konularda ihtilaf yok mudur? Vardır ama bu ihtilaf,  bazı ayrıntılardaki çeşitlilik mânasına gelir, fitne sebebi değildir; temellerde, usulde, zaruriyat-ı diniyede ihtilaf ve tefrika ayrılık yoktur.

Ehl-i Sünnet Müslümanları, Ehl-i Sünnet dairesi içinde olan kimseyi tekfir etmez, küfürle suçlamaz.

Türkiye Müslümanlarının birleşmesi nasıl olur?  Önce Sünnîlerin kendi aralarında birleşmesi ile olur.

Sünnî olmayan Müslümanlar?.. Onlarla  anlaşma, barış yapılacak, fitne ve fesat çıkmaması için tedbir alınacaktır.

Sünnîlerle Şiîler birleşemez mi?.. Vaktiyle İran’da Nadir Şah böyle bir teşebbüse girişti, Osmanlı Devleti’ne elçiler gönderdi, iki tarafın uleması toplandı ama  hayal edilen birleşme gerçekleşmedi.

Tam bir birleşme ve barış olmasa da mütareke yapılabilir, iki taraf şiddetten ve savaştan kaçınabilir.

Sünnîler arasındaki birleşmeyi kimler engelliyor?.. İki zümre engelliyor:

1. Dış düşmanlarımız, emperyalist güçler istemiyor.

2. İçimizdeki sekter düşünceliler istemiyor.

Sünnî Müslümanlar hangi değerler etrafından birleşebilir?.. Bu değerleri sıralıyorum:

(1)  Sahih inanç… Tevhid akidesi… (2) Beş vakit namazın dosdoğru kılınması… (3) Hür ve mukim erkeklerin farz namazları cemaatle kılması… (5) İslam medreselerinin açılması ve icazetli Sünnî ulema ve fukaha yetiştirilmesi, din hizmetlerinin imtihanla onlara verilmesi… (6) Kur’an’ın Kitabullah ve düstur olarak kabul edilip, onun farzlarına, yasaklarına, öğütlerine uyulması… (7) En güzel örnek ve model olarak gönderilmiş Peygamberin (Salat ve selam olsun ona) Sünnetine uyulması… (8) Müslümanların tek bir Ümmet olması… (9) Ümmetin başında âdil ve râşid bir İmam bulunması ve mü’minlerin ona biat ve itaat etmeleri… (10) Şeriatın hukuk ve dünya nizamı olarak kabul edilmesi… (11) İhtilaflı meselelerde Sevâd-ı Âzam dairesi içinde yer alınması… (12) Bir ihtilaf çıkarsa, bunun halledilmesi için Kur’an’a Sünnete Şeriata râsih ulema ve fukahaya  müracaat edilmesi… (13) Ahlak sistemi ve nizamı olarak İslam hükümlerinin ve değerlerinin kabul edilmesi ve uygulanması…

Şu anda böyle bir birleşme için zemin müsait midir?.. Zemin, şartlar, imkanlar, fırsatlar müsait olsa da olmasa böyle bir birliğin propagandasını yapmayı kendime vazife bilirim.

Türkiye’nin Sünnî Müslümanları en kısa zamanda yukarıda arz ettiğim değerler etrafından birleşmezlerse, kendilerini büyük tehlikelerin beklediğini ve geleceklerinin karanlık olduğunu çekinmeden söylerim… Suriye, Mısır…

* (İkinci yazı)

İman ve Kur’an Yolunda Asılmışlara Selam Olsun

ACZ-İ mutlak çok büyük bir güçtür.

Hayvanlar aleminin en güçlüsü hangisidir? Arslan değil mi? Ona hayvanların kralı derler. O, büyük zahirî gücüne rağmen karnını doyurabilmek, avını yakalayabilmek ne zorluklar çeker.

Şu yeni doğmuş kedi yavrularına bakınız. Gözleri görmez, yürüyemez onlar. Bunca aczlerine karşılık onların rızıkları sıcak kürk içinde ağızlarına gelir.

Bir İslam, iman, Kur’an hizmetkarında acz ile ihlaslı hizmet bir araya gelirse ortaya büyük bir güç çıkar.

Acz ve ihlas sahibi hizmetkar, zindanda da olsa büyüktür ve güçlüdür.

Zalim Sultan İmamı Rabbanî’yi zindana attırmıştı.

Zalim idareciler İmamı Serahsî’yi, yerin altında bir zindana koymuşlardı.

Zalimler İmam Ahmed bin Hanbel’i kırbaçlatmıştı.

Yakın tarihimize bakalım: İskilipli Âtıf Efendi idam edilerek şehidlik rütbesini kazanmıştı. Allah, Resulullah (Salat ve selam olsun ona), Kur’an, Sünnet, Şeriat uğrunda muhlisenlillah idam edilmek ne büyük bir şeref ve üstünlüktür.

Zindanlarda çürüyenler, zalim mahkemelerde sürünenler, idam sehpalarında sallananlar… Selam olsun sizlere.

Bediüzzaman’a yapmadıklarını bırakmamışlardı. Sonunda ne oldu? Dünyevî bütün aczine rağmen o başarılı oldu. Çünkü tevfiq Allah’tandır.

Zahirde âciz ve fakir görünen ve görülen bir Müslüman ilim, irfan, ihlas, sıdk, sabır sahibiyse, onda büyük bir güç var demektir.

Kuyruğuna altın ve gümüş sikkeler bağlamış fareler hiçbir zaman büyük olamaz.

Münafıkların ve mürailerin taptığı sîm ü zeri, dolarâtı ayaklarının altına alacaksın ki, yükselesin.

Çorbalarına ekmek doğrayıp karnını doyuran fukaraya selam olsun.

En büyük zenginler gönülleri zengin olan fakirlerdir.

Ömer yamalı elbise giyerdi.

Selahaddin vefat ettiğinde geriye bıraktığı miras cenaze masraflarını karşılamamıştı.

Büyük mücahid Emîr Abdülkadir, cihaddan döndüğünde hanımının çadır zeminine serdiği kıymetli İzmir halısının hemen kaldırılmasını emr etmişti.

Mehmed Âkif, İstiklal Marşı için verilen ödül parasını fakirlere dağıtmış o kışı paltosuz geçirmişti.

İhlasla birlikte bankalar, holdingler, milyar dolarlar, dünya imparatorlukları birlikte olmaz.

Resulullah Efendimizin (Salat ve selam olsun ona) eline zaman zaman çok dünya malı geçer, onların hepsini dağıtır ve akşam yiyecek bir lokma bulamadığı olurdu.

Gerçek ve muhlis mücahidler ve hademe-i İslam dünya servetleri ve zenginlikleri konusunda hafifü’l-hazdır.

Münafıklara, sizin taptığınız benim ayağımın altındadır demiş…  Üzerine yürümüşler… Ayağını kaldırmış,  altından para çıkmış!

Allah ve Resulü için, Kur’an ve Sünnet için, Şeriat-ı Garra-i Ahmediyye için idam edilenlere selam olsun…  Mahkemelerde sürünenlere, zindanlarda çürüyenlere selam olsun… Allah yolunda fakir düşüp eski ceketle dolaşanlara, yamalı gömlek giyenlere selam…

Gerçek mücahidlere selam… Muhlislere selam… Sâdıklara selam…

El-fakru fahrî diyen Resul-i Kibriya’ya salat u  selam…












Târik-i Salât ve Cemaat Olmak ne Demektir?


Muhterem kardeşim… Selamdan sonra… Târik, kökü Arapça olan ve zengin Türkçede kullanılan bir kelimedir. Terk eden, terk etmiş mânasınadır. İslamın en büyük farzı olan beş vakit namazı terk edenler, büyük günaha girmiş olur. Şeriat ve fıkıh, farz namazların, hür ve mukim Müslüman erkekler tarafından cemaatle kılınmasını emr etmektedir. Namazı kılıyor ama tek başına (münferiden) kılıyor, cemaati özürsüz olduğu halde terk ettiği için yine günahkardır. Cemaate katılmamak konusunda Şeriat yirmi kadar meşru özür kabul etmektedir. Hastalık, şu iki şartla geçerli bir özürdür: Cemaate gittiği takdirde hastalığı ya uzayacak, yahut şiddetlenecektir. Biraz başım ağrıyor, cemaate katılmasam da olur gibi özürler geçerli değildir. Osmanlılar, kuruluş, yükseliş, hattâ gerileme devirlerinde beş vakit namaza çok önem vermişlerdir.
Bu devirde, namazın farz olduğunu bilen çoktur ama cemaatin, farza yakın bir vazife olduğunu bilenler azdır. Çünkü Diyanet bu konuda halkı yeterli miktarda uyarmamakta, bilgilendirmemektedir.
Beş vakit namazı kadınların evlerinde kılmaları yeğdir=efdaldir. Diyanete sızmış Feministlerin, erkekleri bırakıp camileri kadınlarla doldurma faaliyetleri ve projesi, Ehl-i Sünnete aykırı pek kötü bir bid’attir. Camilerde kadınların bölümünü ayıran kafes ve perdeleri kaldırmak da bid’attir.
Galatasaray lisesi, bugünkü şekliyle 1868’de kurulmuştur. Batıya açılan pencere olan bu lisede taaa 1912 yılına kadar bütün Müslüman öğrencilerin, vakit namazlarını okulun 600 kişi alan camiinde, okulun resmî imamının ardında cemaatle kılmaları mecburî idi. Bu mecburiyet 1912’de kaldırılmıştır ama cami yine açık kalmış, devletten maaş alan imam yine bulunmuş ve yüzlerce talebe yine namaz kılmaya devam etmiştir. 1924’te son Halife Abdülmecid bin Abdülaziz Han hazretleri kovuluncaya kadar. O tarihte cami kapatılmış, imam kadrosu kaldırılmıştır. (Gerçek Müslüman olmayan Dönme çocukları abdestsiz namaz kılmış olabilirler ama imanlı Müslüman öğrenciler taharetli olarak namaz kılmışlardır.)
Kur’an-ı kerim, kötülenen bir kavim için “Onlar namazı yitirdiler ve şehvetlerine uydular” buyuruyor.
Gerçek Bektaşilik dahil, bütün tarikatlarda beş vakit namazı kılmak vardır. Mevlevilikte bilhassa vardır.
Risale-i Nur talebesi, gerçek bir talebe ise mutlaka namaz kılar. Hem de dikkat ve itina ile kılar.
Beş vakit namazı kılmayan bir Nakşî düşünülemez.
Târik-i salat ve târik-i cemaat olmak, Müslüman için büyük bir kusur, günah ve isyandır.
Eskiden, kadılar, namazı ve cemaati terk edenlerin şahitliklerini kabul etmezlermiş.
Bu devir Müslümanlarının en büyük hatâsı, eksiği, günahı, isyanı namazı ve cemaati terktir.
Diyanet’in hem beş vakit namaz, hem de farzların cemaatle kılınması konusunda halkı uyarması, aydınlatması, bilgilendirmesi gerekir.
Zamanımızın büyük afetlerinden biri de, cami imamlığının namaz kıldırma memuru durumuna düşürülmüş olmasıdır.
Cami imamları icazetli alim, fakih, ârif, muttaki, muhlis, muslih karizmatik kimseler olacak ki, halk ezan okununca camilere koşsun.
İskender Paşa Camii şerifi Muhammed Zahid Kotku hazretleri gerçek bir imamdı ve halk onu görmek için beş vakitte camiini doldururdu.
Peygamber Efendimiz (Salat ve selam olsun ona), “Namaz dinin direğidir. Onu ayakta tutan dinini ayakta tutmuş, onu yıkan dinini yıkmış olur” buyurmaktadır.
Türkiye Müslümanlarının büyük kısmı namazı, daha büyük kısmı cemaati terk etmiştir. Bu terk onları helake sürükler.
Bendeniz din hocası değilim. Bu satırları Müslüman bir gazeteci olarak kaleme alıyorum. Başta Diyanet hocaları olmak üzere memleketteki bütün gerçek hocaların, alimlerin, fakihlerin namaz ve cemaat konusunda halkı uyarmaları gerekir.
Bu hususta hiçbir ihmal ve gaflet mazur görülemez.
Haddim olmadığı halde henüz namaz kılmayan bütün Müslüman kardeşlerimin hemen başlamalarını acizane tavsiye ediyorum. Şeytan onları, hele ay başı gelsin de, okullar tatil olsun da gibi geçersiz bahanelerle aldatmaya çalışacaktır, sakın İblise uymasınlar, geciktirmesinler.
Namaz kılmakta olanlar da, sâlih ve ihlaslı imamlar arasınlar ve onların ardında cemaat olsunlar.
Hayırlı olan budur.
(Ezanları hoparlörle 65-70 desibel şiddetinden daha yüksek sesle okuyanlar ezana ve namaza zarar vermektedir… Cuma namazını geciktirenler cemaate eza vermektedir… Camilerde halktan makbuzsuz para toplayanlar ayıp etmektedir… Cami altlarındaki ve avlularındaki bir sürü WC WC WC Men Women One lira levhaları utanç vericidir…)










DERTLİLERİN DERMANI: HZ. RESûLULLAH (S.A.V)

Ashabının arasına katılırdı

Server-i Kâinat Efendimiz sallallâhu aleyhi vesellem tam da Allah Teâla’nın “İçinizden biri…” buyurarak tanıttığı gibi halkla bütünleşen bir peygamberdi. Halktan uzak, kendi dünyasında değil onların içinde yaşar, gününün çoğunu aralarında geçirirdi. Camide, sokakta, çarşı, pazarda onlarla birlikte olur; hastalarını ziyaret eder, cenazelerine katılırdı.

Sahabelerine zaman ayırır, meclislerine gider, içlerinde özel bir yerde değil onlardan herhangi biri gibi oturur, sohbetlerini dinler, konuşmalarına iştirak ederdi.

O kutlu havayı teneffüs edenlerden biri olan Zeyd b. Sâbit yaşadıklarını şöyle anlatır: “Efendimiz ile birlikte iken ahiret hakkında konuştuğumuzda, bize katılıp konuşurdu. Dünyevi bir meseleden bahis açıldığında, yine bize katırdı. Yeme içme hakkında konuşulduğu zaman da bizimle birlikte konuşurdu.” (Ebû Şeyh, Ahlakı Nebi, 4)

O bahtiyarlardan biri olan Câbir b. Semure’ye:

- Hiç Allah Resulü aleyhissalâtu vesselam ile bir mecliste oturdun mu? Diye sorulunca:
- Evet, pek çok kere oturdum, dedi.
- Ne yapardı? Denince:
- Allah Resulü aleyhissalatu vesselam ile yüz defadan daha fazla oturdum. O, uzun suskunluğu olan biriydi. Sabah namazını kıldıktan sonra kalkıp evine gitmez güneş doğuncaya kadar mescitte sahabeleri ile birlikte otururdu. Sahabeler huzurunda şiir söyler, cahiliye döneminde yaşanan olayları anlatır, konu hakkında değerlendirmeler yaparlardı. Allah Resulü onları dinler, sahabeler güldüğünde o tebessüm ederdi. Güneş doğunca oradan ayrılıp eve giderdi. (Müslim, Tirmizî, Nesâî, Müsned)

Düğünlere iştirak ederdi

Kutlu Nebi kadın erkek, yaşlı çocuk, zengin fakir demeden herkesle yakından ilgilenir, hal hatırlarını sorar, sevinç ve kederlerini paylaşırdı.

Rübeyyi binti Muavviz radıyallâhu anha, Uhud şehitlerinden Muvviz b. Afra’nın kızıydı. Yetim kalınca Efendimizin özel ilgisine mazhar oldu.
Gençlik çağına gelince İyas b. Bükeyr ile evlendi. Düğünden anında haberdar olan Efendimiz, hediyesini hazırlanıp Rübeyyi’a’nın düğününe gitti. Sevinçten eli ayağına dolaşan Rübeyyi’a Hatun, o günleri bir dostuna şöyle anlatır: “Düğün sabahı Allah Resulü aleyhissalatu vesselam evimize geldi. Hemen içeri buyur ettik. İçeri girince tıpkı senin oturduğun o sedirin üzerine oturdu. O sırada düğün başlamış, cariyeler def çalıp Bedir’de şehit olan babalarımıza ağıt yakıyorlardı. Allah Resulü’nün geldiğini görünce ağıt yakmayı bırakıp Efendimizi öven şiirler söylediler:
- İçimizde yarın ne olacağını bilen bir peygamber var, diye başlayıp def eşliğinde söylediler. Onları duyan Allah Resulü aleyhissalatu vesselam rahatsız oldu.
- Bu tür şeyler söylemeyi bırakın, çünkü yarın ne olacağını ancak Allah bilir. Daha önce söylediğiniz sözlere devam edin, buyurarak onları ikaz etti.” (Buhârî, Tirmizî, Taberânî)

“Amcam Muaz b. Afra bir süre önce örtü içinde bir miktar taze hurma ile biraz salatalık göndermişti. Allah Resulü’nün salata sevdiğini bildiğim için evimize teşrif edince gelen hediyeyi ona ikram ettim. Onun ardından, üzüm ikram ettim. Onları yedikten sonra Rabbine hamd etti. Evden ayrılacağı zaman, bana Bahreyn’den gönderilen çok güzel altın bir takı hediye etti ve: ‘Bunu takarsın’ buyurarak, tebrik ve dualarla evimizden ayrıldı.” (Heysemî, Taberânî)

Herkese kıymet verirdi

İnsanların makam mevkiine, varlıklı olup olmamasına bakmaz, köleye bile değer verirdi. Bunu hayatının her anında görmek mümkündü. O anlardan birini Ebu Hureyre anlatır: “Mescid’i Nebevi’yi süpürüp temizleyen siyahî (köle veya azatlı köle) bir adam veya hanım vardı. Efendimizin sağlığında vefat etti. Efendimizi rahatsız etmek istemeyen sahabiler, kendisine bildirmeden cenazeyi yıkayıp kefenlediler. Cenaze namazını kılıp Baki Kabristan’a defnettiler. Çevresi ile yakından ilgilenen Allah Resulü aleyhissalatu vesselam hizmetlinin yokluğunu kısa sürede fark etti. Sahabelere nerede olduğunu sordu. Öldüğünü öğrenince üzüldü. Haber verilmediği için de rahatsız oldu.
- Bana haber vermeli değil miydiniz? Buyurarak, rahatsızlığını ifade etti. Sonra:
- Lütfen bana kabrinin yerini gösterin, buyurdu. Kabre giderek hizmetlinin cenaze namazı kıldı.” (Buharî, Müslim)

Başkalarını kendisine tercih etti

Mekkeli sahabeleri ile birlikte Medine’ye hicret edince halk, en küçük bir tereddüt göstermeden onlara kucak açtı. Evlerini, mallarını, mülklerini ve işlerini onlarla paylaştılar. Gelenler tüm mal varlıklarını geride bıraktığı için barınacakları evleri, yiyecek bir lokma ekmekleri dahi yoktu. Tüm varlıklarını onlarla bölüşen Medinelilerin ekonomik durumu haliyle zayıfladı.

Devlet başkanlığı, imam, öğretmen, kadı, müftü gibi pek çok görevi aynı anda ifa eden Efendimiz, istese krallar gibi yaşardı. Sahabiler tüm varlıklarını seve seve ayaklarının altına sererlerdi. Lakin O, her hali ile sahabilerin yanında olmayı, onların yokluk ve yoksulluklarını paylaşmayı, onların en fakiri gibi yarı aç yarı tok yaşamayı tercih etti. “Komşusu aç yatarken tok yatan bizden değildir” sözünü önce kendi uyguladı. Evine geleni onlara verdi, kendi aç yattı. Ölmek üzere olduğunda dahi acılarını unuturcasına onları düşündü.

Buna şahit olanların başında gelen Hz. Âişe radıyallahu anha bir anısını şöyle anlatır: “Allah Resulü (aleyhissalatu vesselam) vefat ettiği gün, benim yanımda altı yedi dinar vardı. Allah Resulü’nün hastalığı ile meşgul olduğum için onları dağıtmaya imkân bulamadım. Allah Resulü (aleyhissalatu vesselam):

- Sendeki dinarları ne yaptın, dağıttın mı? Diye sorunca;
- Hayır, vallahi senin hastalığınla meşgul olduğum için dağıtamadım, dedim. Hemen dağıtmamı emretti. Kendisi ile ilgilendiğim için emrini bir sure erteledim. (Sürekli bayılıyor, ayıldığı zaman sorusunu tekrarlıyordu.) Emrini bir kaç kez tekrarladı. Bir sure kendisi ile ilgilenmeyi bırakıp altınları, Ensar’ın fakir ailelerine göndermek durumunda kaldım. Dağıttığımı bildirince sevindi.
- Şimdi rahatladım, buyurdu.” (İbn Sa’d, Tabakât)

Yaşantısına yakından şahit olan Ebû Hureyre, Ebû Hazm ve daha başkaları: “Nefsim kudreti elinde bulunduran Allah’a yemin ederim ki, Allah Resulü (aleyhissalatu vesselam) vefat edinceye kadar, ailesi üç gün üst üste arpa ekmeği yemedi” derdi. (Buhârî, Müslim)
Enes b. Mâlik ve Hz. Âişe: “Allah Resulü (aleyhissalatu vesselam) misafiri olduğu günler haricinde, hiç bir zaman, aynı günün sabah ve akşam yemeğinde et ve ekmeği bir arada yemedi, derdi.” (Tirmizi)

Halkın ihtiyaçlarını önemserdi

Kendisinden bir şey istendiğinde hayır demez, yanına geleni, o an verecek bir şey olmasa dahi memnun etmeden göndermezdi. Verecek bir şey yoksa duruma göre ya konuyu sahabilere açarak yardım ister veya bir süre beklemesini söyler, durum acilse borç alıp verirdi. Bir keresinde sahabilerden biri Efendimizden yardım istedi. O an verecek bir şey yoktu. Huzursuz olan Efendimiz sahabiye:

- Şu an isteğini karşılayacak bir şey yoktur. Çarşıya gidip istediğin şeyi benim adıma satın al! Bana para veya mal geldiğinde borcu öderim, buyurdu. Efendimizin insanlar için kendisini sıkıntıya sokmasına gönlü razı olmayan Hz. Ömer radıyallahu anhu:
- Ya Resulallah! Yanında varsa ver! Allah gücünün yetmediği şeyleri yapman için seni sorumlu kılmadı, diyerek üzüntüsünü dile getirdi. Efendimizin söylenenlerden duyduğu rahatsızlık yüzüne yansıdı. Durumu fark eden Ensardan biri:
- Anam babam sana feda olsun ya Resulallah! Ver! Arşın Sahibi azaltır diye korkma! Diyerek, Efendimizi rahatlatmaya çalıştı. Sahabinin sözlerinden hoşlanan Efendimiz:
- Ben bununla emrolundum, buyurdu. (Heysemî)
 


Hor görmez ilgi ve şefkat gösterirdi

Küçük köle ve cariyelerin sorunları ile dahi ilgilenir, çözünceye kadar takip ederdi. O anlardan birine şahit olan Abdullah b. Ömer radıyallahu anhu anlatıyor: “Bir gün, Allah Resulü (aleyhissalatu vesselam) ile çarşıya gitmiştik. Dört dirhem vererek bir gömlek aldı. Onu üzerine giydikten sonra yolumuza devam ettik. Yolda Ensar’dan biri ile karşılaştık. Ensar gömleği görünce:

- Ya Resulellah! Şu gömleği bana giydirsene! Allah onun yerine sana cennet gömleklerinden birini giydirsin, dedi.
Allah Resulü (aleyhissalatu vesselam) tereddüt etmeden üzerindeki gömleği çıkarıp Ensar’a giydirdi. Sonra dükkâna geri döndü. Dört dirhem verip başka bir gömlek aldı. On dirhemi olan Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin iki dirhemi kaldı. Dükkândan çıkıp yola devam ederken bir ağlama sesi duyduk. Etrafa bakınınca bir cariyenin ağladığını gördük. Cariyenin yanına yaklaşan Efendimiz:
- Niçin ağlıyorsun? Diye sordu. Cariye:
- Ya Resulellah! Ailem bana iki dirhem vererek, un almak için çarşıya gönderdi. Yolda paralarımı kaybettim, dedi. Cariyenin iki dirhem kaybettiğini öğrenen Allah Resulü (aleyhissalatu vesselam) kalan iki dirhemi ona verdi. Biz oradan ayrılırken çocuk hâlâ ağlıyordu. Geri dönen Allah Resulü (aleyhissalatu vesselam) cariyeyi yanına çağırdı:
- İstediğin iki dirhem değil miydi? Hâlâ niçin ağlıyorsun? Diye sordu. Parayı ararken eve geç kalan cariye efendilerinden korkuyordu.
- Eve gittiğimde beni dövmelerinden korkuyorum, dedi. Cariyenin zor durumda kalmasına gönlü razı olmayan Allah Resulü (aleyhissalatu vesselam) kızın elinden tutarak birlikte evine kadar gitti. Kapıya varınca yüksek sesle selam verdi. İçeridekiler sesi duymuş, kimin geldiğini anladıkları halde cevap vermiyorlardı. Allah Resulü (aleyhissalatu vesselam) ikinci kez selam verdi. Yine cevap veren olmadı. Üçüncüde cevap geldi. Tavırlarının sebebini merak eden Allah Resulü (aleyhissalatu vesselam):
- Önceki selamlarımı duymadınız mı? Diye sordu. Ev sahipleri:
- Duyduk ama selamını tekrarlamanı istedik. Anamız babamız sana feda olsun, evimize teşrif etmenizin nedeni nedir? Diye sordular. Efendimiz:
- Şu cariyeye duyduğum şefkatimden dolayı geldim. Ona vurmamanız için buraya kadar geldim, buyurdu. Efendimizi sevindirmek isteyen ev sahipleri:
- O Allah için hürdür, diyerek cariyeyi azat ettiler. Sevinen Allah Resulü (aleyhissalatu vesselam) onlara hayır duada bulundu ve:
- Allah, on dirhemi ne kadar bereketli kıldı. Onunla Peygamberi, kendine ve Ensar’a birer gömlek aldı ve bir köle azat etti, buyurdu. (Taberânî)

Hayatı boyunca insanlara hayır ve iyilik yapmaktan bir an geri durmayan Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem, bunu yaparken bir kez dahi yüzünü asmadı.






 

Kim gelip girse bu gün Sâminî gülzârina
Bir kademde vâsil olur her kisi dildârina

Bir nefesde mürde dil bulur hayât-i câvidân
Sâminî enfâs-i kudsîden erer hem yârina

Âlem-i mânâda sâh olmak dilersen tâlibâ
Gel bugün ver varligin Sâminî'nin vârina

Hem gönül âyinesin derd-i sivâdan pâk kil
Er huzûr-i hazrete yanma bu furkat nârina

Âlem-i kudse erismek ister isen Bedriyâ
Sidk ile gel bende ol gir Sâminî bâzârina.

İmam Efendi Hz.

 
 

 

 


Anket

Şu an bu bloğun içeriği yok.

GÜNÜN AYETİ



Yurtlarında gezip dolaştıkları nice nesilleri kendilerinden evvel yıkıma uğratmış olmamız, hala onları doğru yola iletip yöneltmedi mi? Elbette, bunda ayetler vardır; yine de işitmiyorlar mı?

Secde Suresi / 26. Ayet



Ey Benim iman eden kullarım ! Benim arzım geniştir, o halde Bana ibadet edin, her nefis ölümü tadacak, sonra döndürülüp bize getirileceksiniz ve iman edip salih ameller yapmış olanlar, elbette onları cennetin altlarından ırmaklar akan yüksek köşlerine yerleştireceğiz, o halde ki oarda ebedi olarak kalacaklar ! ne güzeldir mükâfatı o iş görenlerin.

ANKEBUT SURESİ AYET 56_57_58

GÜNÜN HADİSİ




Medine'de birgün Efendimiz (s.a.v) bir grup sahabi ile birlikte otururken karşıdan, yamalı elbisesiyle Mus'ab b. Umeyr (r.a) göründü. Efendimiz (s.a.v) onun Mekke'deki gösterişli halini hatırlayıp ağladı ve sonra şöyle buyurdu: Gün gelip sabah bir elbise, akşam bir elbise giyseniz, evlerinizi Ka'be'yi süslediğiniz gibi süsleseniz, haliniz nice olur?" yanında bulunan sahabîler, "O gün, dediler, biz bugünümüzden çok daha iyi oluruz. Çünkü hayat külfetimiz karşılanmış olacak, biz de ibâdete daha çok vakit ayıracağız."

"Hayır! buyurdu, bilakis siz bugün o günden daha iyisinizdir." (Tirmizî, "Kıyamet", 36)





 Resulullah (s.a.a): “Evet, Allah’a andolsun ki, bunlar olacaktır. Ya Selman! O zaman ümmetimin zenginleri gezi, orta hallileri ticaret, fakirleri ise gösteriş için hacca gidecekler. İşte o zaman bir grup insan, Kur’an’ı Allah’tan gayrisi için öğrenecekler, veled’üz-zinalar çoğalacak, Kur’an’la teğanni edilecek, dünya için birbirlerine düşman olacaklar.”


Günün Sözü


Döndüm sana Yâ Müsîeân, doğru kapînâ gelmişem:
Lütfün dilerim El'aman, doğru kapına gelmişem.

Geldim kapînâ bir garip, derd-î dil'e Sen'sin tabib,
Reddeyleme Sen Yâ Mücib, doğru kapına gelmişem.

Bir bende'yim gayet zelil, rûy'im siyah ve hem hecîl
Şah Nakşibertdimdir delîl, doğru kapînâ gelmişem.

Derd-i dii'e sensin deva, dil hastasına ver şifa,
Yarab, bihakk-i Mustafa, doğru kapına gelmişim.

Yandım ilâhî el aman, nâr-i firak'a ben yanam,
Kârımdürür ah-û figan, doğru kapına gelmişim.

Çektim siva'dan ben elî, buldum sana doğru yolu
Münkir bana desün, deli... doğru kapına gelmişim.


Çektim bu denlhu firkati, bahşet ilâhi vuslatı
Yarab, habibin hürmeti, doğru kapına gelmişem.

Bedri gedayım ben zelil, kılmış beni cürmün alil
Rahm'it bana sen ya Celil, Doğru kapına gelmişem.


Hafız Osman Bedrettin

 

Tüm Hakları Saklıdır © 2007 - Bu Sitenin Tüm Sorumluluğu Aydın ŞİMŞEK\'e aittir.