El-Aziz Samini - Hoşgeldiniz - El-Aziz Samini

 

 

 

-HOŞGELDİNİZ-

El-Aziz Samini
Açılış sayfası yapın Sık kullanılanlara Ekle Bize Yazın Siteyi Arkadaşına Öner

HALİT HOCA EFENDİ



VİDEOLAR
HOCAEFENDİNİN 1. SENE ANMA PROGRAMINDA
 TALİP DARTAY HOCAMIZIN HATİM DUASI
http://youtu.be/3Ycra-moX3M


HOCAEFENDİNİN VEFATININ 1. SENE ANMA PROGRAMI  http://youtu.be/WYMQ5Q6zFj8


TALİP- HOCAEFENDİ  http://youtu.be/yT29bqkm5bU

HOCAEFENDİ   http://youtu.be/M8aRrNEm-K8
HALİD ÇAKMAK  http://youtu.be/7wgowg1vPuQ
HALİD HOCA EFENDİ 1  http://youtu.be/qA_fq9kOoNA
ELAZIG IN MANEVİ DİNAMİKLERİ  http://youtu.be/JlGqmbF3faI
HALİD HOCA EFENDİ 2    http://youtu.be/cBv3uwyj9uU

Hatme halit hoca efendi  http://youtu.be/oog7hx_pII8

Halit hoca efendi3  http://youtu.be/shdy0E-sX 

HALİT HOCAFEDİNİN CENAZE GÖRÜNTÜSÜ http://youtu.be/f7LNBXSJmEs

HALİT HOCAEFENDİDEN DERLEMELER
http://youtu.be/1p98Yt1uCis

Elazıg eski müftülerden Hacı Ömer BİLGİNOGLU
 http://youtu.be/GGuC21zjFxA

İçerik

 

Duyurular

Şu an bu bloğun içeriği yok.

Üyelik

Kullanıcı Adı

Şifre

Üye Değilseniz? Hemen Tıklayın.

Toplam Ziyaret

Şu ana kadar
436202
sayfa izlenimi aldık. Başlangıç: Şubat 2007

On-Line Durum

Şu an sitede, 3 ziyaretçi bulunuyor



Nurlu Ufuklara Dört Nala Koşanlar

ESKİ kiliseler restore ediliyor… Yepyeni kiliseler yapılıyor… Hem de hiç Hıristiyan vatandaşımızın bulunmadığı yerlerde…

Artık Yahudi nüfusunun yaşamadığı yerlerdeki harap sinagoglar restore ediliyor…

Ayasofya halen müze olarak tutuluyor…

İstanbul sur içi Fatih ilçesinde 400’e yakın tarihî cami, mescid ve tekkenin isimleri var, cisimleri yok…

Sultanahmet camiinin denize bakan tarafının altındaki 1985’te yıkılmış Rufaî tekkesi binası sosyal tesis olarak yeniden inşa ediliyor.

On milyonlarca Müslüman bu olup bitenlerle ilgilenmiyor, haklarını aramıyor.

Sünnî kesimde Kemalist rejim tarafından insan haklarına ve din hürriyetine aykırı olarak kapatılmış olan eski İslam Medreselerinin tekrar açılması için en ufak bir hareket yok.

Yine haksız olarak kapatılmış ve yasaklanmış eski tasavvuf tekke, dergah ve zaviyelerinin açılması için de bir kıpırdanma yok.

Çoğunluğu oluşturan Sünnî kesimin üzerine sanki ölü toprağı serpilmiş…

Avrupa Birliği’nin, Siyonistlerin, Haçlıların istekleri üzerine yapılmış olan Ayıklanmış Hadîs Külliyatı yayınlandı. Sünnî kesimin bu cinayet ve hıyanetten haberi yok.

Kur’anın, Sünnetin, hikmetin ışığında tek bir Ümmet olması gereken Sünnî Müslümanlar; birbirinden kopuk, irtibatsız, teşkilatsız, ittihatsız bin parçaya, hizbe, fırkaya, gruba ayrılmış vaziyette…

Müslümanların başında, kendisine biat ve itaat edilen râşid, âdil, âbid ve muktedir bir İmam yok.

On milyonlarca Sünnî Müslüman, öğrenilmesi farz olan ilmihal bilgilerinin cahili.

Riba, zina, fısk ve fücurun her çeşidi, her tür azgınlık ve şehvet almış yürümüş…

Lüks, israf, aşırı tüketim, debdebe, tantana, şaşaa…

Her gün çöpe atılan beş milyon aziz ekmek…

Sürü sepet kendi başına buyruk cemaat, dernek, tarikat, parça, grup…

Her cemaatin, her tarikatın, her alt grubun kendi yayın organı ve dergisi var…

Sabah ezanları okununca milyonlarca Müslüman leşler gibi yatıyor…

Zekatlar Kur’ana, Sünnete, Şeriata, fıkha aykırı olarak gasb ediliyor…

Sinsi Mutezilîler, takiyyeci Fazlurrahmancılar, Ehl-i Sünnet düşmanı Mezhepsizler zil takmış oynuyor…

İlimsiz, icazetsiz, ehliyetsiz, liyakatsiz cahiller Kur’an tercüme ve meallerinden kendi ictihadları, re’y ve hevaları ile hüküm çıkartıyor.

Dinî konular ayağa düşmüş… Münafıklar dinî konuları magazinleştirmiş… Tv’lerde din konusundaki hezeyanların haddi hesabı yok…

Sesler duyuyorum:

Her şey iyiyi gidiyor… Nurlu ufuklara dört nala koşuyoruz…

Müze Ayasofya’nın etrafından ne kadar çok Fatih torunu var…

Haram rantlarla semirmiş İslamcılar nurlu ve pembe ufuklara akıncılar gibi koşuyor...












Asr-ı Saadet’ten Sonra Osmanlı Sistemi



İmanın altı şartından kadere kitaplarında yer vermeyen, imanın şartlarını beşe indiren o zat Pakistan’da uzun yıllar boyunca siyaset yaptı ve başarılı olamadı. Halbuki Pakistan bir İslam Cumhuriyeti idi ve anayasasında “Şeriata aykırı kanun yapılamaz” yazılıydı. Durum bu kadar müsait iken, imanın şartlarını beşe indiren bu zat niçin başarılı olamadı?
Son yüz yıl içinde İslamcılar başarılı olamadılar. Bu başarısızlığın sebepleri nelerdir?

Başarısızlık Masonların, Siyonistlerin, sömürgecilerin, emperyalistlerin, münafıkların, Deccalların Kezzabların Süfyanların çıkardığı fitne ve fesatlar yüzündendir diyerek, suçun tamamını dinsizlerin üzerine atmak çok ucuz ve kolay bir izah tarzıdır.

Kabahat İslamda değil, hatâlı Müslümanlardadır. Kabahat reformcularda, bid’atçilerde, dinde değişiklik ve yenilik isteyenlerdedir.

Kabahat Ehl-i Sünnet ve Cemaat dairesinin dışına çıkanlardadır.

Ehl-i Sünnet İslamlığında Ümmet birliği vardır. Bu birliğe karşı olanlar bid’atçidir.

Ehl-i Sünnet İslamlığında râşid ve âdil bir İmama biat ve itaat vardır.

Ehl-i Sünnet Sevad-ı Âzamdır.

Ehl-i Sünnette rahmanî çeşitlilik vardır ama şeytanî tefrikaya yer yoktur.

Hulefa-i Râşidîn devrinden sonra Kur’an ve Sünnete en fazla mutabık olan islamî uygulama, Osmanlı sistemidir.

Osmanlı bir İslam Cihan devleti, bir Pax Islamica idi. Ulus devletler tam manasıyla islamî olamaz.

Osmanlı karşıtı aktivist İslamcılar hayal peşinde koşuyorlar.

Osmanlı devletine sömürgeci diyen bazı Filistinli, Suriyeli, Iraklı Araplar, birlikten şu veya bu şekilde ayrılmanın ağır faturasını ödüyor.

Osmanlının yükseliş asırlarındaki başarının mânevî sebeplerinden birincisi Ehl-i Sünnete ve Cemaate hizmet etmesidir.

Osmanlı ilk üç Halifeye ve Ashabı Kirama düşmanlık edenlerle savaşlar yapmıştır.

Osmanlı Şeriatı baş tacı etmiş, onu uygulamıştır.

Osmanlı tarihinde, Ahmed ibn Hanbel hazretlerinin kırbaçlanması gibi bir zulüm yoktur.

Osmanlı, yükseliş devrinde o kadar âdil idi ki, Orta Avrupaya sefere çıkan 150 bin kişilik ordunun yürüyüşü esnasında ekili bir arazide, bağda, bostanda, bahçede atını otlatmanın cezası idamdı.

Osmanlı mülkü darülislamdı ve İspanyadan kovulan mazlum Yahudilere bile kapısı açıktı.

Osmanlıların da elbette hataları, günahları olmuştu ama onların iyilikleri hatalarından kat kat üstündür.

Ellerinde trilyonlarca dolar petrol parası olan birtakım bid’atçiler niçin ortaya yeni bir Osmanlı devleti koyamıyor da, Siyonistlerin kontrolündeki süper devletin dümen suyundan gidiyor?

Kur’anda “Nice küçük topluluk, Allahın izniyle büyük topluluğa galip gelmiştir” buyuruluyor. Bir buçuk milyarlık İslam alemi İsraile niçin hep yenik düşüyor?

İslam dünyası niçin bir sürü ulus devlete bölünmüştür?

Bütün bu hezimetlerin, yenilgilerin, zillet ve esaretlerin sebebi Kur’andan, Sünnetten, Şeriattan, fıkıhtan, İslam ahlakından ayrılmış olmaktır.

Ümmet birliği olmazsa işte böyle olur.

Kendisine biat ve itaat edilen râşid ve âlim bir İmam olmazsa işte böyle olur.

Ehl-i Sünnet ve Cemaatten yolundan, Sevad-ı Âzam dairesinden ayrılmanın sonu böyledir.

Sadece lafla edebiyatla Ehl-i Sünnetten olunmaz.

Ehl-i Sünnet sahih itikat sahibi olmak, beş vakit namazı dosdoğru kılmak, Ümmet şemsiyesi altında yer almak, râşid imama biat ve itaat etmek, ahlakını düzeltmek, Sünnet-i seniyyeye uymak, büyük ve küçük cihad yapmak, zekatı dosdoğru vermek, kafirleri dost ve veli edinmemek, ilmihalini doğru öğrenmek ve o doğdu bilgileri hayata uygulamak, Müslümanca yaşamak demektir.

* (İkinci yazı)

Bağımlılar ve Gafiller

YALAN bağımlıları vardır. Yalan onların kanına, beynine, iliğine kadar işlemiştir. Yalan söylemeden duramazlar. Bunlar yalan söylemeyin, günahtır, ayıptır demekle yalandan vaz geçirilemez.

İftira makinaları da böyledir.

İşleri güçleri fitne ve fesat olanlar…

Arada bir içeni belki vaz geçirebilirsiniz ama alkolik olanı “Yapma etme, devamlı içme, hem kendini hem aileni mahv ediyorsun” demekle vaz geçirmek mümkün müdür?

Uyuşturucu bağımlıları da böyledir. Nasihat falan çare olmaz onlara, eroin kokain alamazlarsa krize girerler.

Yalan dolan, fitne fesat, gıybet tecessüs, nifak şikak bağımlılarına yapma etmenin faydası olmaz. Terk edemezler zararları alışkanlıklarını, bağımlılıklarını.

Tıp alkolikler, uyuşturucu bağımlılarına rehabilitasyon tedavisi uygular. Bu tedavi masraflıdır, uzun sürer.

Alkolizm bir ülkede yaygın hale gelirse toplum yıkılır çöker. Bugün Rusya’da böyle yaygın bir alkolizm vardır.

İslam dini yalanı, iftirayı, gıybeti, tecessüsü, aldatmayı yasak kılmıştır… Maalesef bizde bunlar yaygındır.

Her zaman olmuştur ama zamanımızda para tutkunluğu genel bir bela haline gelmiştir.

Bütün zararlı bağımlılıklardan kurtulması için toplumun genel bir ahlakî rehabilitasyon tedavisine tâbi tutulması gerekir.

Bu iş evliyâ-i umurun (idarecilerin) , din hizmetlilerinin vazifesidir. Onlar bu vazifeyi yatay iradeleriyle yapmazlarsa, toplum bozuldukça bozulur ve devreye dikey Küllî İrade girer. Öyle bir rehabilitasyon olur ki, ne kuru kalır ne yaş.

Herkes elbette yalancı, gıybetçi, iftiracı, fitne ve fesatçı değil. Lakin, sadece kendisi kötülük yapmamakla iş bitmez. Kötülükleri ve kötüleri engellemek gerekir. Din dilinde buna nehy-i münker adı verilir. İyi olabilmek için hem kendin kötülük yapmayacaksın, hem de kötülük yapanlara mâni olacaksın.

Nehy-i münker üç türlü olur: (1) İmkanı olanlar fiilen engellemeye çalışır… (2) Bu imkana sahip olmayanlar lisan ve yazı ile kötüler ve engel olmaya çalışır… (3) Buna gücü yetmeyenler kalben karşı olur, nefret eder… Bu sonuncusu için Resulullah efendimiz (Salat ve selam olsun ona) “ Bu, imanın asgarîsidir…” buyurmuşlardır. Yani, kötü, çirkin, günah, isyan mahiyetinde bir iş görüp de ona kalben muhalefet etmeyenlerin imanından korkulur.

Bu memleket yalanla, dolanla, aldatmayla, zinayla, ribayla, kumarla (millîsi bile var!), rüşvetle, israfla, çıplaklıkla, çocukları bile uyuşturucuya alıştırmakla, akla gelebilecek her türlü azgınlıkla doldu. Kötülükler, haramlar, büyük günahlar açıkta, açıkça, azgınca, küstahça, meydan okunurcasına işlenir oldu… Birtakım latilokum, kuşkonmaz Müslümanların bunlara aldırdıkları yok. Tabiî karşılıyorlar. Emr-i mâruf ve nehy-i münker farzını sanki tâtil etmişler. Birkaç yıldan beri çok geniş bir hürriyet var ama lisanla, yazıyla nehy-i münker yapmıyorlar.

Müslüman bir ülkede, yapılma imkanı, hürriyeti ve fırsatı olduğu halde, emr-i mâruf ve nehy-i münker yapılmazsa oraya hışım ve azab inmesinden korkulur.

Kötülüklerin, onları kınamaksızın, engellemeye çalışmaksızın sadece dedikodusunu yapmak, bu dedikodudan sapıkça zevk almak, hiç kimseyi vebalden ve sorumluluktan kurtarmaz.

Altı aya yakın bir zamandan beri ülkemiz pislik içinde. Milyonlarca Müslüman bu pisliğin dedikodusunu yapıyor.

Maddî ve mânevî yangınlara karşı etkili bir itfaiye teşkilatı kurmayan toplumlar yanmaya, yıkılmaya mahkumdur.

Bugünkü çirkin savaşın, yangının, sivil darbe teşebbüslerinin, fitnenin, tefrikanın, yaygın ve yoğun yalanların önlenmesinin çaresi emr-i mâruf ve nehy-i münker yapmaktır. Bu yapılmazsa, bunu yapmayan ve kendilerini iyi sanan gafiller de felakete ve yanmaya hazır olsunlar.










İlmin Kuşatıcılığı

Nüfusunun büyük çoğunluğu yaşlılardan oluşan Avrupa ülkelerine karşın biz, genç dinamik ve (bedenen) sağlıklı nesillerin çoğunlukta olduğu toplumlara dâhiliz. Ancak bu genç potansiyel ilim, hedef, metot ve yönelim olarak isabetli bir çizgiye tabi olmadığı için tarihler yazan, medeniyet kuran aktif ve etkili dinamikler ortaya çıkmıyor. O yüzden örneklerimizi hep geçmişten veriyoruz, geçmişte yaşamış öncülerimizin hayat hikâyelerine yürüyoruz.
Öncülerin temel özelliği hiç yaşlanmamalarıdır. Sanki daha bir saat önce nasihatlerini dinledik, ilminden yudumladık, gözlerinden cesaret aldık! Yaşlanmıyor ve geçen zamana karşın gür bir ses olarak devam ediyorlar.

Hz. Ali’yi, İmam Hüseyin’i, İmam-ı Gazali‘yi, İmam- ı Azam’ ı, İmam-ı Caferi, İbn-i Sina’yı, Taberi’yi, Fahrettin-i Razı’yi, Piri Reis – Farabi, Kurtubi gibi daha nice maddi ve manevi hakikat yorumcu ve mucitlerini her aramızda hisseder ve önümüzde hissederiz. İlmin gücünü hayatları ile bütünleştiren bu insanları ailemizden biri gibi görür hiç unutmayız!

Allah’ın Resulünün ilme düşkünlüğü ve ilim adamlarına karşı sevgisi hayatın öğrenmekle başlayıp ,öğrenmekle bittiğinin işareti değil midir?

Hatırlar mısınız Erkam’ın küçük ve mütevazi evini? Asırlar geçse de unutamadığımız bu küçük evi anlamlı kılan nedir? Neden önemseriz? Neden severiz? Küçük taştan örülmüş o küçük evin içimizdeki yeri nedir?

Hani gönüllerini vahiyle aydınlığa kavuşturan ilk Müslümanların, Mekkeli müşriklerin baskı ve işkencelerine rağmen ilim ve tefekkür aşklarını gidermek için toplandıkları evdi burası. Ayetleri burada öğreniyor ve hayata taşıyorlardı.

Daha sonra bu ilim ve hakikat okulu Hazreti Peygamberin mescidine bitişik olarak inşa edilen Ashabı Suffa’ya dönüşecekti. Burası, ilme susamış fakat kabilesi arasında bu susuzluğunu giderecek imkân bulamamış insanların, Medine’ye hicret eden yoksulların dışardan ilim öğrenmek isteyenlerin kaldıkları hem bir barınak, hem de ilim öğrendikleri yerdi. Kısaca bir medreseydi (üniversiteydi) .

Bu geleneğin Osmanlı’da da devam ettiğini görüyoruz. Resmi okullar dışında halka eğitim veren kurumlar toplumun kalitesini arttırmakta insanları öğrenmeye teşvik etmekteydi.

Kıraathanelerin özel bir rafı vardı ve bu rafta kitaplar dergiler gazeteler bulunur. Aynı zamanda yakın yerde oturan bir ulema da gelir ve halkın sorularını cevaplardı. İnsanlar bugün olduğu gibi zamanın kalbine silah sıkmak için değil bir şeyler okumak ve gelen ulemadan bir şeyler öğrenmek için giderlerdi kıraathanelere.

İlim sadece belli bir azınlığın beyninde hapsedilmezdi. İlim adamları kendilerini toplumdan soyutlamadıkları gibi evlerini topluma açarlar ve gelenleri aydınlatırlardı.

Oysa bu gün belli bir güce ve otoriteye sahip bilim adamları yazar şair, profesör... gibi belli bir düşünceyi temsil eden kişiler halkı kucaklamak yerine onlardan uzak bir hayat yaşıyorlar. O yüzden öğrendiklerimizin tesiri eskisi kadar kuşatıcı olamıyor.



















Yürekten Ağlayanlar ve Ağlayıcı Karılar



Birileri Soma faciasına dıştan hem üzüm üzüm üzülüyor, hem de gizli bir sevinç duyuyor. Şu korkunç kaza oldu da, iktidarı sarsmak için elimize güçlü bir fırsat geçti memnuniyeti yazılarından, gözlerinden okunuyor.
Faciayı fırsat bilerek yeni geziler tertiplemek isteyenler olduğunu seziyorum.
Madalyonun öbür tarafında iktidarı hiç suçlu bulmayan, olup bitenleri tabiî gören, hiçbir kabahati kabullenmeyen, kendini yâ yüs’el ve lâ yuhti (sorumsuz ve günahsız) sanan zihniyet sırıtıyor.
Birileri Soma faciasını daha ilk günden itibaren magazinleştirdi.
Maalesef âdil ve ılımlı bir Türkiye’de yaşamıyoruz.
Aklı başında selîm akıllı, vicdanlı bir kimse çıkıp da “Somada olup bitenlerde iktidarın hiçbir suçu yoktur!..” diyebilir ve bu iddiasını yeminle te’yid edebilir mi? Edemez edemez edemez. Böyle bir yemin eden çarpılır.
Evet bu kazanın hesabı nasıl sorulacaksa sorulsun ama facia çığırından çıkartılmasın, sivil darbelere, fesada, fitneye âlet edilmesin.
Medyada, muhalefete mensup birilerinin Soma’ya düğüne gider gibi gittiğini okudum. Bir dirhem iki çekirdek şık kıyafet, gömlek ve kravat lüksün lüksü, elbisenin ütüsünde bir çizgi yok, surat matruş, saçlar özenle taranmış… Yahu be adamlar, biraz aktörlük yapın bari…
Soma faciasına, ellerine büyük bir koz geçirdikleri için sevinenler kesinlikle iyi ve vicdanlı Türkiyeli değiller.
Faciayı magazinleştiren medya yüksek medya değil, alçak medyadır.
İki kolluk görevlisinin yere yıktığı vatandaşı tekmeleyene ne demeli?
O kadar laçka olmuşuz ki, cenazeler bile karışmış.
Bir yanda yakınlarını kaybedenlerin yürekten ağlamaları; öbür tarafta parayla tutulmuş ağlayıcı karıların korkunç şamatası ve feryatları.
Bu kaza bir kader değildir diyen cahillerin zırvaları ve hezeyanları.
Aman hadise ört bas edilsin, yoksa partiye zarar gelir diyen sahte vicdansız dindarlar.
Soma’da beş dönümlük bir arazi mezarlık haline getirilmiş ve yan yana üç yüz mezar kazılmış. Kendilerini kara toprak tümseklerinin üzerine atmış ağlayan anneler, eşler, çocuklar, kardeşler, anne ve babalar…
Samimiyetler ağlayan acılı vatandaşlar… Öte tarafta ağlayan timsahlar…
Halimize âsüman ağlıyor, zemin ağlıyor.
Gerçekten ağlanacak bir durumdayız.
(İkinci yazı)
Az Bile Yazıyorum
Muhterem efendim… Selam ve hürmetlerimi sunduktan sonra… Bendeniz âciz bir vatandaşım. Bırakın Titanlar savaşına katılmak, seyirci olacak halim bile yoktur. Ayak altında kalır ezilebilirim. İsmi vererek tenkit etmekten hoşlanmam. Ateşli polemikler yapamam.
Bu fakirin vazifesi İman, Kur’an, Sünnet, Şeriat, İmamet, Ümmet; vasıflı, medenî ve güçlü Müslüman yetişmesi için çalışmaktır. Bu konularda kendi kafamdan yazamam. Muteber, güvenilir ve sağlam din kitaplarındaki gerçekleri, uyarıları kendi üslubumla nakl ederim.
Müslümanlara, sabah namazı vakitlerinde leşler gibi uyumayın sözünde kesinlikle hakaret yoktur.
Zekatları Kur’ana, Sünnete, Şeriata, fıkha aykırı olarak toplayanlar uğrudur, eşkıyadır, haindir sözünde de hakaret yoktur.
Din ve mukaddesat sömürücüleri karı satanlardan daha alçaktır sözüne kim itiraz edebilir?
Ah muhterem beyefendi, iddia buyurduğunuz gibi şiddetli ve ağır yazmıyorum, çok hafif yazıyorum.
Yıllardan beri birtakım haşarat, dünya menfaati ve nefsanî emeller uğrunda dâvamızı mıncıklayıp duruyor. Aslında onlara çok ağır konuşmak gerekir ama yapamıyorum.
Allah din ticareti yapanların belasını versin sözünde gocunacak ne var?
Peygamber Efendimiz (Salat ve selam olsun ona) ihlasa mukarin olmayan ibadetlerin, talim ve teallümün, cihadın, hayır hasenatın makbul olmayacağını bildiriyor. Bunu elbette Müslüman halka duyurmak gerekir.
Nafile oruç tutan, nafile namaz kılan kişilerin bu ibadetlerini gizlemeleri gerekir. Açıklıyorlarsa mutlaka uyarılmalıdır.
Lüks, israflı, ihtişamlı, Zam Zam Towerli, tantanalı, debdebeli, bol yıldızlı otelin tepesindeki kral süitinden Kabe-i muazzama’ya yukarıdan bakmalı turistik umre seyahatlerini tenkit etmek bendenizin vazifesidir.
Ribacıları tenkit etmezsem, vazifeme hıyanet etmiş olurum.
Ruhbanlarını erbab haline getirip putlaştıranları elbette tenkit edeceğim.
Hayır hayır muhterem dostum!.. Çok ileri gitmiyorum, az bile yazıyorum. Böyle yazılar yazmazsam, suya sabuna dokunmazsam vazifemi yapmamış olurum.
Bir faydası oluyor mu?.. İnşaallah oluyordur. Olmasa bile, gücüm yettiğince yazacağım.
Sizi üzdüysem mürüvvet ve kerem buyurup bendenizi afvetmenizi rica ederim.
(Üçüncü yazı)
Gizli Mutezile
*EHL-İ TEVHİD ve Ehl-i Kıble olan Müslüman kardeşlerine karşı taqiyye ve kitman yaparak onları aldatmak nedir?
-Müslümanları aldatmak ahlaksızlıktır.
*Mutezile mezhebi nasıl bir mezheptir?
-Ehl-i Sünnet onu bozuk bir bid’at mezhebi olarak görmüş ve bütün yanlış taraflarını kelam kitaplarında belirtmiş ve çürütmüştür. Silinmiş ve taraftarı kalmamış olan bu mezheb maalesef, taqiyye yapan birtakım ilahiyatçılar tarafından ülkemizde hortlatılmıştır. Bu ilahiyatçılar Mutezilî olduklarını açıklamadan sinsice Ehl-i Sünneti yıkmaya çalışmaktadır. Bu ise aldatmaktır, ahlaksızlıktır, ikiyüzlülüktür. Önce, biz Mutezile mezhebini kabul ettik, onu beğeniyoruz diyecekler, ondan sonra Ehl-i Sünnete saldıracaklardır. Dürüstlük ve ahlak bunu gerektirir. Mutezilî olduklarını niçin gizlemek, saklamak ihtiyacını hissediyorlar?
*Fazlurrahmancılık mezhebi nasıl bir mezhebtir?
-Onlar, Kur’andaki ve Sünnetteki, hükümleri Kıyamet’e kadar yürürlükte olan yüzlerce kesin değeri inkar etmekte, bunlar eskiden geçerliydi, bugün geçerli değildir, tarihseldir demektedir. Böylece inkara saplanmaktadır. Fazlurrahman Pakistan’dan kovulduktan sonra Türkiyeyi ifsad etmiş, bir kısım ilahiyatçılar imam olarak onu kabul etmişler ve kadrolaşmışlardır. Mutezilî ve Fazlurrahmanî kişiler “önemli bir kuruma” sızmış bulunuyor.
*Resulullah’ın (Salat ve selam olsun ona) hadîslerini AB norm ve standartlarına göre ayıklama işinin içyüzü ve mahiyeti nedir?
-Bu iş, Fazlurrahmancıların, gizli Mutezile mezhebi mensuplarının, Kriptoların, Ehl-i Sünnet ve Cemaat İslamlığını içten yıkmak isteyenlerin planladığı bir suikasttır. Resulullah’ın mütevatir ve sahih hadîslerini AB prensip ve normlarına göre ayıklamak cür’etten öte bir cinayettir.
*Ehl-i Sünnet uleması bu cinayete tepki gösterdi mi?
-Maalesef gereken tepki gösterilmedi ve yeterli miktarda uyarı, cerh, ibtal yapılmadı. Bid’atlerle, Kur’anın re’y ve heva ile tefsiriyle, hadîs ayıklama bid’ati ile mücadele edebilmek için Ehl-i Sünnet Müslümanlarının tek bir Ümmet olması, bu Ümmetin râşid bir İmamı bulunması; Ümmet Şûrası, Ümmet Fetva Hey’eti, iyiliği emr etme ve kötülüğü önleme gibi kurumların faaliyet göstermesi, hizmet etmesi gerekir.
*Ehl-i bid’at, Ehl-i Sünneti yıkmak için nasıl bir plan uyguluyor?
-Her Müslüman İslam’ı Kur’an tercümeleri, mealleri ve tefsirleri okumak suretiyle bizzat öğrensin diyorlar. Bu, sarıklı Farmason taqiyyeci Cemalüddin Afganî’nin metodudur… Bir de, işlerine gelmeyen hadîsleri inkar ediyorlar. Hattâ bazısı Sünneti bilkülliye inkar ediyor.
*Ehl-i Sünnet ne demektir?
-Birlik demektir, Ümmet demektir, üniter hiyerarşi demektir.
*Ehl-i bid’at ne demektir?
-Kaos, anarşi, tezebzüb, Müslümanların birbirinden kopuk bin fırkaya İslamcılığa ayrılması ve güçlerini yitirip zelil, esir ve rezil olmaları demektir.













Çaresizlik Çemberinden Çıkınız

Herkes ettiğini bulur.
Ya bu dünyada bulur veya öbür dünyada bulur.

Hiç bir şey karşılıksız kalmaz.

Ettiğiniz ve ektiğiniz iyi ise iyilik bulacaksınız, kötülük edip kötü şeyler ekmişseniz onu bulacaksınız.

Rabbimiz, Zilzal süresinde kim zerre kadar iyilik yaparsa karşılığını görecektir, kim zerre kadar kötülük yaparsa o da karşılığını görecektir” buyurmuş.

Nefes almamız bile kaderdir amma biz, temiz yerde temiz nefes almakla görevliyiz, uyuşturucuyla nefesimizi kirletmemiz yasaklanmıştır.

Onun için irademizi iyi şeylerde, iyi yollarda, iyi işlerde kullanmakla görevliyiz.

İyiliğin ölçüsü de Rabbimizin Kitabı, peygamberimizin Sünnetidir.

Yoksa günümüz insanı iyilik yapmak için Irak’ta bir buçuk milyon insan öldürebiliyor.

Fakirleştirilmiş ülkelerde ekonomik dengeyi sağlamak için nüfus azaltmak için “Tek dişi kalmış canavar”ın medeniyeti fazla nüfusu öldürüveriyor.

Aç bıraktığı insanların karnını doyurması için Paris, Londra, Berlin, Washington... sokaklarında kendini satma ruhsatı veriyor ve bize de bunun özgürlük olduğunu dayatabiliyor.

Kur’an ve Sünnette olmayan ibadetler bile çok iyi niyetlerle konulmasına rağmen Sevgili peygamberimiz tarafından “Bid’at” olarak bildirilmiş ve bu bidatin sapıklık olduğunu söylemiş.

Yunus aleyhisselam bir peygamberdir.

Kavminin inkârda ısrarına kızınca çare olarak oradan ayrılmayı tercih etmiş ve bulunduğu bölgeyi terk etmiş.

Rabbimiz, sevgili peygamberimizi yönlendirirken “Sabret, balık sahibi Yunus gibi olma” diyordu. (Kalem süresi ayet 38)

Hadid süresinin 28 inci ayetinde rahiplerin kendi uydurdukları ruhbanlığın kabul edilmeyeceğini haber verir Rabbimiz.

Kendisine nasıl kulluk yapacağımızı kendisi belirler ve biz ona göre hareket ederiz.

Biz, kendi kafamıza göre hareket edersek bu gün uyuşturucu tacirlerine otuz yıl hapis cezası veren kanunlar çıkarırız, bir gün gelir engel olamadığımızı, kanun koyucularının bile uyuşturucu kullanmaya başladığını anladığımızda Koffe Shoplarda alınmasına satılmasına içilmesine izin veren kanunlar da çıkarırız.

Kulluğumuzu Yaratanımızın kurallarına göre yapacağız.

Bir kısım mücahitlerimiz, bugünlerde kabuğuna çekilmiş, çaresizlik çemberinin içinde kendinden bile uzaklaşmış durumda.

Bu durumunu savunacak kendince mantıklı gerekçeleri de söylüyor.

Ama söylediklerine bakıyorum hep başkalarını suçlamaya yönelik.

Müteahhit olan arkadaşlarını suçluyor, siyasettekilerin iş yapmadıklarını söylüyor, köşeyi dönenlerin dönekliğini anlatıyor.

Şu anda dünyanın her tarafında bir milyar insan yemeğini yemekle meşgul.

Kimi köpek eti yiyor, kimi domuz eti yiyor, kimi çekirge kavuruyor, kimi hamam böceği haşlaması yiyor, kimi kuru fasulye...

Onların sofrasına bakarak biz, yemek yemeyi bırakmıyoruz ve karnımızı doyuruyoruz.

Helalinden bir kuru ekmeğimiz de olsa kimseye bakarak kızıp o yarım ekmeği yemeyi terk etmiyoruz.

Biz, önce kendimizden sorumluyuz, sonra gücümüzün sınırı nereye kadar uzanıyorsa oraya kadar olan insanlara doğruları hal ve dilimizle anlatmakla görevliyiz.

Rabbimiz, Fecr süresinde “Gir kullarımın arasına gir cennetime” buyurmuş.

Asıl olan halk içinde halvettir.

Halkın içinde yaşarken her adım ve her nefesi Allah’ın isteği doğrultusunda kullanmak halvet halidir.

Seherde Hak ile halvet halinde olduktan sonra onun mektubu olan Kuranı okuyup halk arasında neyi nasıl yapacağı talimatını aldıktan sonra halkın içine karışmaktır.

Halvet: Halkla ülfet ederken Hakkın kurallarını uygulamak ve halkın içinde Hakla beraber olmaktır.

Mücahitler, “çaresiz değilsiniz, çare sizsiniz.” Çaresizlik çemberinden çıkınız. Müslümanın iktidar olmasını İslam’ın iktidarı olduğu yanlışından Müslümanları kurtarınız.










Gaflet

GAFLET GAFLET GAFLET!.. Her yeri gaflet sisleri kaplamış. Her tarafta gaflet tuzakları. Milyonlarca gaflet kurbanı. Her yer karanlık, her yer gaflet… Nur sadece Kur’anda, sahih imanda, Sünnette, Hikmette…

Soluduğumuz havada deccal, süfyan, kezzab tozları öylesine kesif ki, nuru görmemizi, nura doğru yürümemizi zorlaştırıyor.

Haram yeme öylesine yaygın hale gelmiş ki, gözler görmez, kulaklar işitmez, kalpler hissetmez olmuş.

Benlik putperestliği…

Enaniyet, nefsaniyet, hodbinlik.

İnsan bir kere lükse, israfa, aşırı tüketime, saçıp savurmaya alışmaya görsün, bir dahi kolay kolay kurtulamaz.

Televizyon ekranlarından gaflet akıyor Müslüman hanelerin harimine.

Meclis’te sille tokat dövüşen gafiller.

Partiye zarar gelir diye doğruyu söylemeyen gafiller.

Cemaat-İktidar savaşı dedikoduları gafleti.

Bütün holiganlıklar, militanlıklar, fanatizmler gaflet yüklü.

Mideleri dolu, gönülleri boş gafiller.

Otomobiliyle, markalı lüks giysileriyle, mobilyalarıyla, yemek yedikleri lüks ve pahalı lokantalarıyla övünen ve kibirlenen beyinsiz gaflet heykelleri.

Ey gafilân, ey câhilân!..

Güneşin doğmasına bir saat var. Büyük şehirde ezanlar okunmaya başladı. Gaflet öylesine yoğun ki, binde bir Müslüman bile camiye gitmiyor.

Ehl-i İslam’ı gaflet öyle sarmış ki, Suriyeden, Mısırdan ibret alıp birleşmiyorlar.

Zina riba bina… Her tür fuhşiyyat, azgınlık… Âşikâre işlenen fısk fücur… Bunca münkeri nehy için gerekli irade, şuur, hareket yok. Gaflet gaflet gaflet.

Benim cemaatim… Benim baronum gafleti.

Şeriat elden gitmiş, din elden gidiyor, gafiller gaflet içinde keyf sürüyor.

Gaflet gaflet gaflet, oh kekâh! Gaflet o kadar koyu ki, 125 desibel şiddetindeki hoparlörler uyarmaya yetmiyor. Kulaklarının dibinde kös çalınsa uyanmaz onlar.

En koyu gaflet tilki gibi kurnaz rantçılarda. Yanacaklar ama yine de haram rantlardan vaz geçmiyorlar.

Rüşveti alan da Cehennemlik, veren de ama gafiller yine de alıp veriyorlar.

En büyük, en kara gafiller, bildikleri ile `âmil olmayan sözde alimler.

500 öğrencili İmam hatip mektebinde sadece 100 çocuk namaz kılıyor. Gaflet gaflet gaflet…

Peygambere (Salat ve selam olsun ona) hakaret edilince pek sesleri çıkmayan ama baronlarına fiske vurulunca yeri göğü inleten gafiller.

Cemaatini dinin üzerinde gören gafiller.

Dinleri para, kıbleleri karı olan gafiller.

Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için çalışan gafiller.

Zındıkları, münafıkları, fasık ve facirleri, riyakârları imam ve rehber edinen gafiller.

Son seçimlerde din düşmanlarına oy veren muhteris gafiller.

Vakıf mallarına göz diken kuduz gafiller.

Ölenlerden ibret almayan yaşayan mevtalar.

Gaflet hezar gaflet…

Yâ Rab, bizi gafletten kurtar.

Bunca gaflet ile Suriye ve Mısıra benzemeden…

Ah hidayet rüzgarları esse de şu gaflet bulutlarını dağıtsa.












AHİRETE, DÜNYADAN DAHA FAZLA YÖNELELİM


Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Allah'a ve Resul'e itaat edin ki, merhamet edilenlerden olasınız.” (Âl-i İmrân; 132)

Bu ayet-i kerimeden anlaşılıyor ki Allah'a ibadet ve Allah-u Zülcelal'e itaat, O'nun rahmetine vesiledir. O'nun için insanın, elinden geldiği kadar, Allah-u Zülcelal'in ibadetine sarılması gerekir.

Allah-u Zülcelâl, Peygamberleri o kadar büyük ve mükerrem (yüce) yarattığı halde, onlar nasıl idiler? Zekeriya aleyhisselam, vaaz etmek için kürsüye oturduğu zaman, sağına ve soluna bakardı. Eğer oğlu Yahya'yı göremez ise azap ayetlerini okurdu, onu görünce azap ayetlerinden bir şey okumazdı. Oğluna şefkati vardı. Çünkü onun, cehennem ateşini dinlemeye tahammülü yoktu.

Zekeriya aleyhisselam, yine bir gün vaaz etmek üzere kürsüye oturdu. O gün cemaat çok fazla idi. Topluluğu gözden geçirdi ve oğlunu göremedi. Yahya aleyhisselam başını gömleğinin içine sokmuş, cemaat arasına karışmıştı.

Zekeriya aleyhisselam oğlunu göremeyince, cehennem ateşine dair ayetleri okumaya başladı ve ağlaya ağlaya şöyle anlattı: “Cebrail aleyhisselam bana dedi ki; cehennemde bir dağ var onun ismi Sekran'dır, bunun dibinde bir vadi vardır ki, onun ismi de Gadban'dır. Bu Gadban, Yüce Allah'ın gazabından yaratılmıştır. Bu vadide ateşten kuyular vardır ki, her birinin derinliği iki yüz senelik yoldur. Bu kuyuların içinde ateşten tabutlar vardır. Tabutların içinde ise ateşten zincirler, bukağılar vardır.”

Bunları duyan Yahya aleyhisselam hemen kalktı ve dışarı çıktı. Dışarı çıkarken: “Vay Sekran'ın elinden başıma gelenlere! Vay Gadban'ın elinden başıma gelenlere!” diyordu. Bunu gören Zekeriya aleyhisselam hanımı ile onun peşinden koştular fakat onu bulamadılar. Giderken bir çobanı gördüler ve:

- Sen, şu boyda, bir genci gördün mü? Diye sordular. Çoban ise:
- Galiba siz, Yahya'yı arıyorsunuz? Dedi. Onlar:
- Evet, O'nu arıyoruz, dediler. Çoban:
- Ben onu bir yamaçta bıraktım. O: “Yerim cennet midir, cehennemde midir bilmedikçe, ne bir şey yiyeceğim, ne de bir şey içeceğim” diyordu, dedi. Gittiler, Yahya aleyhisselam'ı bağırırken buldular. Annesi:
- Ey yavrucuğum, seni karnımda şu kadar ay taşımam hakkı için, seni göğsümde şu kadar ay emzirdiğim hakkı için, yanımıza gel de birlikte eve dönelim, dedi. Babası Zekeriya aleyhisselam da:
- Senden bir dileğim var, üzerindeki bu gömleği çıkar, şu cübbeyi giy, dedi. Yahya aleyhisselam geldi ve birlikte eve döndüler. Anası, Yahya aleyhisselamın yemesi için bir şeyler hazırladı. Onları yedikten sonra, kendisini uyku bastırdı. Uyuyunca rüya gördü. Bu rüyasında: “Ey Yahya, evimden hayırlı bir ev, yakınlığımdan hayırlı bir yakınlık mı buldun?” diye ses geldi. Hemen irkilerek, ağlayarak uyandı ve:
- Tez benim gömleğimi verin, cübbenizi alın. Anladım ki, siz benim helak olmamı istiyorsunuz, dedi. Bunu duyan Zekeriyya aleyhisselam:
- Oğlumu bırakın, kendi nefsi için amel etsin, böylelikle cehennem ateşinden kurtulabilir, dedi.

İşte, onlar öyle idiler. Allah-u Zülcelâl, onların makamlarını yücelttiği için, o derecede de onlara korku veriyordu. İşte sözü, bunun üzerine getirdim. Bu ahir zamanda, ortamın nasıl olduğu herkesçe malumdur. Günahlar sanki bir deniz gibidir. Bizler korkmaya, ağlamaya ve Allah'a yalvarmaya daha ziyade muhtacız.

 


Kimin derdi sadece dünya olursa…

Ebu Derda radıyallahu anhudan rivayetle, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: “Elinizden geldikçe kendinizi dünya işlerine fazla kaptırmayınız. Biraz da ibadet için vakit ayırınız. Zira kimin gailesi (derdi, tasası) sırf dünya olursa, Allah işlerini dağıtır.

Fakirliği iki gözünün arasına getirir. Hep fakir olduğunu sanır. Kimin de gailesi daha çok ahiret olursa, Allah işlerini toparlar, huzurunu arttırır.

Zenginliği kalbine yerleştirir. Gönül zenginliğinde huzur bulur. Kim; kalbini Allah'a bağlarsa Allah müminlerin kalbinde ona sevgi ve merhamet yaratır, meydana getirir. Herkes onu sever. Hakkında hayırlı olan her şeyi ona hızla yaklaştırır.” (Taberani, Beyhaki)

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem diğer bir hadis-i şerifte de şöyle buyurmuştur: “Rabbiniz şöyle buyurur: Ey Âdemoğlu! (Kulum) Kendini ibadetime ver ki, kalbini kanaatle, elini malla doldurayım. Ey Âdemoğlu! Benden uzaklaşırsan (ibadeti terk edersen) kalbini fakirlikle (aç gözlülükle) doldurur, elini de faydasız şeylerle oyalarım.” (Hâkim)

Bunun için bizler de devamlı olarak Allah-u Zülcelal'in zikri ile meşgul olmaya çalışırsak ve Allah-u Zülcelal'in istediği, emrettiği şekilde kulluk vazifelerimizi yapmaya gayret edersek, kabre girdiğimizde ve mahşer yerine vardığımızda Allah-u Zülcelâl de bize rahmeti ile muamele edecektir inşaallah.

Unutmayalım, Allah-u Zülcelâl bizden hakiki ve samimi bir şekilde kulluk istemektedir. Bunun yolu da O'nun emrettiği, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin gösterdiği ve Peygamber varisi âlimlerin, Sâdât-ı Kiram’ın yaşadığı yoldan gitmekle mümkündür.

Geçip gidilecek bir yerdir dünya!

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, ümmetine çok acıyıp ahiretin sonsuz, dünyanın aldatıcı ve gaddar olduğunu beyan etmiştir. Nitekim Abdullah bin Ömer radıyallahu anhu şöyle demiştir: “Resulullah sallallahu aleyhi vesellem omuzumuzu tutarak: “Dünyada, garipmişsin gibi yahut yolcuymuşsun gibi ol!” dedi. (Buhari, Tirmizi)

Dünya hayatının halleri, rüya ve gölgeye benzer, dünya hayatı geçici, sıkıntı ve zorluk yeridir. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, bunun gibi birçok hadis-i şeriflerinde, dünyanın faniliğinden bahsediyordu. Mesela; Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, dünyaya meyletmeme hususunda, şöyle dua ediyordu: “Ya Rabbi! Muhammed'in rızkını kâfi gelecek kadar ver.” (Buhari, Müslim, Tirmizi)

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem başka bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Zikrin hayırlısı hafi (gizli) olanıdır. Rızkın ve malın da hayırlısı yeteri kadar olanıdır.” (İbn Hibban, Beyhaki)

Zebid radıyallahu anhunun anlattığına göre, Hz. Ali radıyallahu anhu şöyle demiştir: “Sizin hakkınızda korktuğum iki şey vardır, bunlar; uzun vadeli emeller ile nefsin arzularına kapılmaktır. Çünkü uzun vadeli emeller, ahireti unutturur. Nefsin arzularına kapılmak da insanı hak yoldan saptırır. Her an, dünya biraz daha arkamızda kalmakta, buna karşılık ahiret, bize biraz daha yaklaşmaktadır. Hem dünyanın hem de ahiretin oğulları (bağlıları) vardır. Sizler, ahiretin oğullarından olunuz. Dünyanın oğullarından olmayınız. Bu gün amel var ve hesap yok, fakat yarın hesap olacak, amel olmayacaktır. Yani, bugün çok amel işleyiniz çünkü yarın amel yapamayacaksınız.”

Anlatıldığına göre, Sehl bin Abdullah Tüsteri rahmetullâhi aleyhi, malını Allah'a ibadet yolunda harcıyordu. Bu yüzden, annesi ve kardeşleri, Abdullah bin Mübarek'e varıp onu şikâyet ettiler ve dediler ki: “Bu adam elinde hiç bir şey tutmuyor, günün birinde fakirliğe düşeceğinden korkuyoruz.”

Tüsteri'nin annesi ile kardeşlerinin endişelerine katılıp onlara yardımcı olmak isteyen Abdullah'a, Sehl şöyle cevap verdi: “Ya Abdullah, şehirde oturan bir adam, köyde yer alıpta oraya yerleşmeye karar verirse şehirde mal bırakır mı?”

Tüsteri'nin bu sözleri üzerine, Abdullah bin Mübarek, Tüsteri'nin annesi ile kardeşlerine şunları söyledi: “Karşınızda ki adam demek istiyor ki, şehirden göçüp köye yerleşmek isteyen kimse şehir de hiç bir şey bırakmaz. Buna göre, dünyadan göçüp ahirete yerleşmek isteyen kimse, dünyada nasıl mal bırakabilir?”

Öyleyse aklı başında olan kimse, dünyada asgari geçim düzeyi ile yetinerek, servet biriktirmekle oyalanmamalı. Tersine, olanca gücü ile kendisini ahiret amellerine vermelidir. Çünkü ahiret, yerleşme ve saadet yurdudur. Buna karşılık dünya, kalleş, fitneci ve geçici bir barınaktır.
 


Uykusundan feda etmeyen yol alamaz!

Ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerden de anlaşılıyor ki, dünya muhabbeti insanın helâkına sebep oluyor. Allah onlardan razı olsun. Hakikaten bizden öncekiler; yaz olsun, kış olsun, gece namazına devam ederlerdi. Hatta bazı Evliyalar şöyle demiştir: “Allah yolunda ilerleyen bir kimse, bütün gecelerini uyku ile geçirecek olursa, hiç bir feyz alamaz.”

Hâlbuki birçok tasavvuf erbabı geçinen insan, bundan gaflete düşmektedir. Avamın ve dünya adamlarının yaptıkları gibi, bütün geceyi rahat döşekleri üzerinde uyumakla geçiriyorlar. Hatta bazıları, bir zaruret bulunmadığı halde, sırf gafletle uyuyup çok zaman cemaate gitmedikleri gibi, üzerlerine gün dahi doğup ziyana ve büyük azaba müstahak oluyorlar. Hâlbuki Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur:

“Size, geceleri ibadetle meşgul olmayı tavsiye ederim. Gece namazı, sizden önceki iyi ve dindar kişilerin adet ve edebi, Rabbinize yaklaştırıcı, hatalarınızı affettirici, günahlardan alıkoyucu, aynı zamanda, bedeni rahatsızlıklardan da tedavi edicidir.” (Tirmizi)

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem diğer bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “İnsan uyuduğu zaman, şeytan kişinin ensesine üç düğüm atarak; her birinde sana, 'uzun uykular' der. Kişi uyanıp Allah'ın ismini anarsa bir düğüm, abdest aldığında ikinci düğüm, namaza durduğunda üçüncü düğüm çözülür. Böylelikle huzurlu ve temiz olarak sabahlar. Bunları yapmadığı zaman da tembel ve pis olarak sabahlar.” (Buhari, Müslim, İmam Malik, Ebu Davud, Nesai)

Ahiretin korkusu iliklerine işlemişti

Rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin yanında, gece uyanmadan sabahlayan birinden bahsettiler. Bunun üzerine Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem: “Şeytan onun kulağına bevletmiştir.” buyurdu. (Buhari, Müslim, Nesai)

Ömer bin Abdulaziz İslam halifesi idi. Aynı zamanda, zahidler arasında sayılırdı. Cariyesi bir gün kendisine:

- Ey Emire'l-Mü'minin ben şaşırtıcı bir rüya gördüm, dedi. Ömer bin Abdulaziz:

- Nasıl bir rüya gördün? Diye sordu. Cariye şöyle anlattı:

- Gördüm ki, kıyamet kopmuş, insanlar da mahşer meydanında toplanmışlar. Terazi kurulmuş ve sırat köprüsü uzatılmış. Önce Abdülmelik bin Mervan'ı getirdiler ve kendisine: “Şu sırat köprüsünün üzerinden geç!” dediler. Ayağını Sırat köprüsünün üzerine koydu, yürümek istedi ve bir iki adım atmadan cehenneme düştü. Bundan sonra Velid bin Abdülmelik'i getirdiler ve kendisine: “Şu sırat köprüsünün üzerinden geç!” dediler. Ayağını Sırat köprüsünün üzerine koyar koymaz, cehennem ateşine düştü. Diğer halifelerin hepsi de böyle oldu. Ya Emire'l-Mü'minin, sonunda seni getirdiler.”

Cariye böyle der demez, Ömer bin Abdulaziz, şiddetli bir şekilde bağırarak, çırpınmaya başladı. Tıpkı ağa giren bir canlı balık gibi, başını yere vurup duvara çarpıyordu. Diğer tarafta Cariye:

- Vallahi, seni cennette gördüm. Sen Sırat köprüsünü selametle geçtin, diye bağırıp duruyordu. Ne var ki, Ömer bin Abdulaziz, çırpınmasından vakit bulup onun anlattıklarını anlayamıyordu! …

Bizden öncekiler, o kadar amellerine ve ilimlerine rağmen, bir an olsun gaflete düşmekten ve ahireti unutmaktan hep korkmuş, bütün çabalarını ahiret için harcamışlar. Bizimde hiç değilse onları kendimize rehber edinerek, deryada bir damla kadar da olsa onlara mutaabat etmemiz lazımdır.













Papaz okulunda "doğru İslam" arayışı!



O birisi bugün kim oluyor acaba?


10 Kasım 2006 yılında, Hartford Seminary’e (Papaz-Misyoner Okulu) Fethullah Gülen cemaatinden 2 milyon dolarlık bir para bağışı yapılmıştır. Cemaat tarafından, “Bu para, İslam’ın yanlış anlaşılmasını önlemek amacı ile papaz okuluna verildiği açıklanmıştır. Fethullah Gülen, dünyada pek çok İslam alimi varken ve İslami ilimlerde gelişme göstermiş pek çok Müslüman akademisi varken bu görevi neden bir papaz okuluna vermiştir?


Hıristiyan misyonerlerinin başını çekenlerden Ünlü Papaz SamuelZweimer, “Bugünkü İslam Dünyası” adlı kitabında  şöyle diyor:

“Müslümanlara, Hıristiyanların kendilerine düşman olmadıklarını anlatmak lazım... Mukaddes kitabı,(İncil’i) Müslümanların dilinde yayınlamak lazım... Müslümanları Hıristiyanlaştırma ise, kendi aralarından birisi tarafından üstlenilmelidir...misyonerler, Müslümanlar arasında hıristiyanlaştırma çalışmalarının olmadığını gördüklerinde umutsuzluğa kapılmamalıdırlar. Gerçek şu ki, Müslümanların kalplerinde Avrupalıların ilimlerine ve kadının serbestliği konusuna meyl gelişmektedir”[1]

Bugün Müslümanların arasından, onları Hıristiyanlaştırmak için çalışan kim acaba?

Papa’nın ayağına gidip ona, "Papa 6. Paul Cenapları tarafından başlatılan ve devam eden Dinlerarası Diyalog İçin Papalık Konseyi (PCID) misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz. Bu misyonun tahakkuk edişini görmeyi arzu ediyoruz. En aciz bir şekilde hatta biraz cüretle, bu pek kıymetli hizmetinizi icra etme yolunda en mütevazı yardımlarımızı sunmak için size geldik.” [2]Diyen cemaat lideri mi?

Hıristiyanların Noel günlerinde çıkan Aksiyon adlı dergilerinde,“Müslümanlar ve Hıristiyanlar, Hz. İsa’da birleşmeli ve insanlığı kurtarmaya yönelmelidir.”[3]Diyen cemaatin lideri mi?

"İslam'da ve Katolik Hıristiyanlıkta esas olan inanç hükümlerinden başka, her iki dindeki ahlaki esaslar da denilebilir ki aynıdır. Teferruat olan tali meseleleri bir tarafa bırakalım!"[4]Diyen cemaatin lideri mi?

“Dikkatlice bakıldığında görülecektir ki ehl-i kitapla (Hıristiyanlar ve Yahudilerle) temel noktalarda birlikteyiz. Daha meşhur ifadesiyle amentüde ittifakımız vardır.”[5]Diye değerlendirmeler yapan bir cemaatin lider mi?!

“Hıristiyanlar da mümindir.”[6]Diyen cemaatin lideri mi?

Müslümanlardan toplanan paralarla ABD’deki bir asırlık Papaz ve Misyoner okuluna bağışta bulunan bir cemaatin lider mi?

İsterseniz bu konuyu biraz açalım ve belgeleyelim:

GÜLEN’DEN PAPAZ OKULUNA

$2 MİLYON DOLARLIK BAĞIŞ

10 Kasım 2006 yılında, Hartford Seminary’e (Papaz-Misyoner Okulu) Fethullah Gülen cemaatinden Modern İslam (ModerniteIslam) üzerine araştırma yapılması için $2 milyon dolarlık bir para bağışı yapılmıştırdı. Hartford Seminary halkla ilişkiler müdürü David S. Barrett yaptığı açıklamada,  “Hartford Seminary tarihinde ilk defa müslüman bir cemaatten bu kadar büyük bir bağış” aldıklarını söylemiştir.  Papaz Okulu (Seminary) tarafından basına yapılan açıklamada bu bağış; Fethullah Gülen cemaati adına Fatih Üniversitesi Mütevelli Heyeti Üyelerinden Ali Bayram tarafından  yapılmıştır. Ali Bayram “Bu para İslam’ın yanlış anlaşılmasını önlemek amacı ile Modern İslam Kürsü’sü kurulması için [7]verildiğini” söylemiştir.

GÜLEN İSLAM’IN “DOĞRU” ANLAŞILMASINI

NEDEN BİR PAPAZ OKULUNDAN İSTİYOR?

Burada akla gelen sorular şunlardır: İslam’ın yanlış anlaşılmasını önlemek ve doğru anlaşılmasını sağlamak bir papaz okuluna mı kalmıştır? Fethullah Gülen, dünyada pek çok İslam alimi varken ve İslami ilimlerde gelişme göstermiş pek çok Müslüman akademisi varken bu görevi neden bir papaz okuluna vermiştir?

HARTFORD SEMİRARY NASIL

BİR PAPAZ VE MİSYONER OKULUDUR?

Hartford Seminary Papaz ve Misyoner Okulu, 1833 yılında Amerika’nın Connecticut eyaletinde kuruldu, Kuzey Amerika’daki 230 Hıristiyan misyoner okullarından en eskisidir.

Bir zamanlar Papaz yetiştiren bu misyoner okulu 1970’li yıllardan beri Hıristiyan-Müslüman diyaloğuna yönelmiş durumda. Fakültede sadece rahipler değil cezaevlerinde istihdam edilmek üzere imamlar da yetiştiriliyor. Hartford Seminary Misyonerlik  faaliyetlerinden yöntem değişikliğine 1970’li yıllarda başlamış. Klasik anlayışı terk ederek Müslümanlar ile diyalog arayışına girişilmiş. Ve sonuçta fakültede İslami eğitimin de verilmesine karar verilmiş. İmam’lık sertifikası almak isteyen öğrenciler, iki ayrı bölümden oluşan bir ders programına tabi tutuluyor. İlk bölüm akademik ders programı. Müslüman hocalardan ilgili konularda eğitim alıyorlar. İkinci bölümde ise uygulama yapılıyor. Çeşitli cemaatlere mensup hocalar fakülteye davet edilerek öğrencilere konferans verdiriliyor. Bu konuda Amerika’daki Müslümanların en büyük kuruluşu olan IslamicSociety of North America (ISNA) ile işbirliğine gidilmiş.  Bu yıl (2006) ISNA’nınbaşına  HartfordSeminary Öğretim Üyesi Bayan IngrıdMatson getirilmiştir.

IngrıdMatson, HarfordSeminary yayın organı TheMuslim World dergisinin editorü ve aynı zamanda ABD ve İsrail çifte vatandaşı sayın İbrahim Abu-Rabi ile bu dergiyı çıkarmaktadırlar.

TheMuslim World, 1911’de yayın hayatına giren bir misyoner dergisidir. Amacı, dünyada hızla yayılan İslam’ı durdurmak, müslümanlarıhiristiyanlaştırmak ve Osmanlı’ının batıya 


yayılmasını önlemek için yapılan araştırmaları desteklemek ve yayınlamaktı.[8]

PAPAZ OKULU’NUN DERGİSİNDE

FETHULLAH GÜLEN ÖZEL SAYISI

ABD’de 1911’den beri yayınlanan, TheMuslım World (Cilt. 95, No. 3, Haziran 2005) dergisinin haziran sayısı ‘Çağdaş Türkiye’de İslam: Fethullah Gülen’in Katkıları’ başlığıyla 

Türkiye’den Fethullah Gülen’e ayrılmış. Bir özel sayı yapılmış.  Bu dergide Papaz Thomas Michel tarafından yazılan “Fethullah Gülen Düşüncesine göre Tarikat ve Modernlik” başlıklı bir makalede Papaz  

Michel Vatikan’ın resmi temsilcisi olarak dinlerarası diyalog çalışmalarını yürütmektedir. [9]

PAPAZ OKULUNUN TEMEL AMACI

İSLAM’I DURDURMAK

1911 yılındayayınlanmağabaşlayanThe Mus­lim World (İslam Dünyası) Dergisi, Müslüman­larlailgilibirmisyonerdergisidir. BudergininamacıDünyadahızlayayılanİslam’ıdurdurmak, MüslümanlarıHıristiyanlaştırmakveİslam’ınBatı’yayayılmasınıönlemekiçinyapılanaraştırmalarıdesteklemekveyayınlamaktır. Dergide, bu amaç  “Editör'ün Notu” adlı bölümde şöyle ifade edilmiştir:

"Dünya genelinde Müslümanları maddi ve manevi olarak Hıristiyanlığa yönlendirmek, Hıristiyanlığın önündeki İslam engelini kaldırmak ve Müslümanları Hıristiyanlaştırmaktır. Pratik olarak Müslümanların İslam’a sevgi ve muhabbetlerini azaltıp dinlerinden uzaklaştırarak manen yaralayıp Müslümanları, İsa'yı kurtarıcı olarak arzu edecek kıvama getirmektir." (Cilt. 1, No. 1, Ocak 1911, Sayfa: 3)

"İstanbul (Costantinapol) İslam’ın Merkezidir" adlı bir başka makalede ise "Bugün Türkiye'deki Müslümanlar (…)  Kur'an hakkında kulaktan dolma bilgilere sahip cahil insanlardır. Bu kişiler ilmi bir eğitime sahip olmadıklarından dolayı kolaylıkla Hıristiyanlaştırılabilirler." (Cilt. 1, No. 3, Haziran 1911, Sayfa: 231)

MÜSLÜMANLARIN KALBİNDEN MUHAMMEDİ

ÇIKARMAKHEDEFİ VE FETHULLAH GÜLEN

Dergide, ayrıca Peygamber Efendimiz’i Müslümanların gözünde yıpratmak ve küçük düşürmek için çalışılması gerektiği de bir başka amaç olarak dile getirilmiştir:  "Muhammedi'lere Misyonerlikle Tesir Etmek" adlı bir makalede şöyle denmiştir:

"İslam uzlaşma dinidir. Bu dinin kurucusuna karşı menfi hisleri uyandırarak, yani onun din duygusunu kendi politik hırsı için kullandığını ve doğruluğu savunmasının nedeni ise; ahlaksız, cinsel arzu ve isteklerine ulaşmak için yaptığını nazara verip bu şekilde Muhammed’in sevgisini Müslümanların kalbinden çıkararak başarılı olunabilecektir." (Vol. III, No.1, Ocak 1, Sayfa:5)

TheMuslimWorld’da çıkan bu yazılar, derginin ve bu yayını çıkaran Papaz okulu Hartford Seminary’nin amacının ve formatının da aynı olduğunu açıkça gösteriyor. [10]

Peki  bu hedeflerde ve amaçlardaki Papaz Okulu ve Dergisi Fethullah Gülen’e neden büyük ilgi duyuyor ve onun arkasından koşturuyor?

SONUÇ

Kısacası başta papazın tavsiye ettiği gibi, “Müslümanlarıiçimizden Hıristiyanlaştırmağa çalışan” bir sima ile mi karşı karşıya bulunuyoruz?

“Kem âletle kemalet olmaz” demiş atlarımız.

“Kemalatı”, İslam’da ve Müslümanlarda değil de, İslam düşmanlarındaarayanbir adamla nasıl bir uzlaşmadan bahsediyorsunuz?

Kemalatı Hıristiyanlıkta aramak,asırlar boyunca Haçlı seferleri karşısında İslam’ın sancaktarlığını yapmış bulunan ecdadımıza, Kılıç Arslanlar’a, Sultan Mesutlar’a, Sultan Muratlar’a, Fatihler’eYavuzlar’a ve Kanuniler’eihanet ve hakaret olmaz mı?














Kurtulamayız


Biz Müslümanlar...
1. İtikadımızı tashih etmedikçe; halkın itikadının sahih=doğru olması için gereği gibi çalışmadıkça.
2. Beş vakit namazı dosdoğru kılmadıkça ve halkın da kılması için gereği gibi çalışmadıkça.

3. Farz namazları, ehliyetli imamların ardında cemaatle kılmadıkça ve cemaat konusunda emr-i mâruf yapmadıkça.

4. Kur’anın yapılmasını istediği, emr ettiği şeyleri yapmadıkça; halkın da bunları yapması için çalışmadıkça.

5. Kur’anın yasakladığı günahlardan ve haramlardan kaçınmadıkça ve halkın da bunlardan uzak durması için gereği gibi çalışmadıkça.

6. Toplumları çökerten zina ve ribadan uzak durmadıkça ve bu iki büyük günah konusunda nehy-i münker yapmadıkça.

7. Dillerimizi gıybetten korumadıkça ve Müslümanların gıybet etmelerini etkili nasihatlerle önlemeye çalışmadıkça.

8. İlmihalimizi dosdoğru öğrenip içindeki bilgileri hayata uygulamadıkça; din kardeşlerimizin de böyle yapmaları için gereği gibi çalışmadıkça.

9. Tefrikayı, şeytanî ihtilafları, bölünmeyi, parçalanmayı, birbirimizle çekişmeyi bırakıp tek bir ümmet olmadıkça; ümmet şuurunun Müslümanlar tarafından öğrenilmesi, bilinmesi için çalışmadıkça.

10. Râşid, âdil, muktedir, bilge bir İmama biat ve itaat etmedikçe.

11. Çare ve çözümleri Kur’anda, Sünnette, Şeriatta, fıkıhta, İslam ahlakında arayıp bulmadıkça.

12. Meşreb farklılıklarına rağmen bütün mü’minleri kardeş bilip onları sevmedikçe.

13. Fiilen, söz ve yazı ile, kalben emr-i mâruf ve nehy-i münker yapmadıkça.

14. Emanetleri, riyasetleri, hizmet ve vazifeleri, makam ve mevkileri, memuriyetleri ehli olanlara vermedikçe.

15. Cahil ve gafil Müslüman statüsünden, âlim ve ârif Müslüman statüsüne yükselmedikçe.

16. Bedevîlikten kurtulup medenî Müslümanlar olmadıkça.

17. Müsttaqim=doğru dürüst Müslümanlar olmadıkça.

18. Haram ve şüpheli gelirlerden, kazançlardan; kara kirli necis servetlerden uzak durmadıkça.

19. Allaha karşı bütün işlerimizde, ibadetlerimizde ihlaslı olmadıkça.

20. Vasıfsız Müslüman olmaktan kurtulup vasıflı ve güçlü Müslümanlar olmadıkça.

21. Cemaat, tarikat, hizip, fırka, grup, parça holiganlığından, militanlığından, fanatizminden kurtulmadıkça.

22. Yemede içmede giyim kuşamda meskende otomobilde israftan uzak durmadıkça.

23. İcazetli, ihlaslı, taqvalı ulema ve fukaha yetiştiren gerçek İslam Medreseleri açmadıkça.

24. Bütün öğrencilerinin, bir eksiksiz, vakit namazlarını okul camiinde, okulun imamının ardında cemaatle kıldığı Tevhidî eğitim veren gerçek ve üstün İslam mektepleri açmadıkça.

25. Kamil mürşidlerden el alıp yüksek ahlak ve yüksek karakter terbiyesi ve eğitimi görmedikçe.

26. Sabah namazı vaktinde camileri cuma namazlarında olduğu gibi doldurmadıkça.

27. Cuma namazlarında hayatı durdurmadıkça.

28. İş, ticaret, iktisat, finans hayatını Kur’ana, Sünnete, fıkha, Şeriata, ahlaka, bilgeliğe uygun hale getirmedikçe.

29. Kur’anın, Sünnetin, Şeriatın, ahlakın hüküm ve tavsiyelerine uyarak, Türkiyenin temizlik, şeffaflık, ahlak, fazilet notunu, 10 üzerinden 9’a çıkarmadıkça…

Kurtulamayız, necat ve felah bulamayız, selamet sahiline varamayız.

Maasselam arz olunur…












İslam’ı Müslümanlardan Kurtarmak



İSLAM’ı İslamcılardan ve bozuk Müslümanlardan korumak… İşte mesele budur.
Din kutsaldır ve şahsî menfaatlere, siyasî emellere, paraya, zenginliğe alet edilemez.

Elbette dine, imana, Kur’ana, Şeriata, ahlaka hizmet edilecektir ama ihlasla, ilimle, irfanla, taqva ile, hikmetle, yüksek kültürle, firasetle, keskin zeka ile, üstün akıl ile, doğrulukla, garazsız ivazsız, hasbeten lillah edilecektir.

İslam biz Müslümanlara doğruluğu, dürüstlüğü, adaleti, temizliği, ahlaklı ve faziletli olmayı emr ediyor; öyleyse hizmetler bu değerlerin ışığında yapılacaktır.

Yaratan için, din için, iman için, Kur’an için yapılan hizmetlerin ücreti yaratıklardan istenmez. İstenirse ihlas gider, hizmet lafta kalır. Kur’ana ve imana yaptıkları hizmetin ücretini kullardan isteyenler yüksek değil, alçaktır.

Kurana aykırı metotlarla hizmet olmaz, hezimet olur.

Peygambere iman ediyorsan, onun Sünnetine ve ahlakına uygun şekilde hizmet etmeye mecbursun.

Hizmet esnasında yalan söyleyemezsin, halkı aldatamazsın.

Hizmet edeceğim diye rüşvet alamazsın.

İhalelere fesat karıştıramazsın.

Haram rantlar yiyemezsin.

Kara ve kirli para zengini olamazsın.

Kur’an ne diyor?.. “Sana nasıl emr edilmişse öylece dosdoğru ol!..” Bütün ihlaslı, samimî, gerçek hizmetkarlar dosdoğru olmaya mecburdur.

Hile ve hüd’a mı?.. Evet istisnaî olarak savaşta yapılabilir. Savaş dışında yapılamaz.

İslam’da küffar ile cihad yapıp ganimet toplamak var mıdır? Vardır ama küffardan… Cihad yok, savaş yok… Halktan ganimet toplanıyor… Böyle rezillikleri ve soygunları İslam kabul etmez.

Savaş ganimetlerinin de kuralı, usulü erkânı vardır. Toplanan ganimetler ortaya konulur, İslam kumandanı, onların beşte birini Beytülmal için ayırır, geri kalan beşte dördü âdil şekilde gazilere ve şehid ailelerine dağıtılır.

Günümüzde küffar ile cihad fi sebilillah yok, kıtal yok, peki bunca ganimet nereden geliyor?

Evet, İslam’ı İslamcıların ve bozuk Müslümanların ellerinden kurtarmak gerekiyor.

Din ticaretini, mukaddesat bezirganlığını mutlaka önlememiz gerekiyor.

Din sömürüsü yapmayan temiz Müslümanlar, sömürücüleri önlemeye çalışmazlarsa onlar da sorumlu olur, vebal altında kalır.

İslam’ı yarı mühtedilerin şerlerinden korumak…

Bunlar öyle azdılar ki, öncelikle fakirlerin ve miskinlerin hakkı olan zekatlara bile göz diktiler.

Vakıf mallarına, işletmelerine bile el uzatıyorlar.

Din sömürücüsü münafıklar ve mürailer!..

İslamın has ve muhlis askerleri değil, parayla tutulmuş kiralık askerleri.

Parayla tutulmuş rezil ağlayıcı karılar.

Allahın ayetlerini ucuza pahalıya satanlar.

Haram rantların köpekleri.

Onları saf dışı etmezlerse temiz Müslümanlar da yanacaktır.

Öyle bir musibetten korkunuz ki, o sade kötülere gelmez, genel gelir, toptan gelir…










Alışmışız Kanıksamışız

SURİYE’deki korkunç iç savaş konusunda fazla heyecanlanmayan Müslümanlar… Milyonlarca mülteci… Sadece Türkiye’de bir milyon Suriyeli… İki yüz bin insan ölmüş… Tür
 

Kim gelip girse bu gün Sâminî gülzârina
Bir kademde vâsil olur her kisi dildârina

Bir nefesde mürde dil bulur hayât-i câvidân
Sâminî enfâs-i kudsîden erer hem yârina

Âlem-i mânâda sâh olmak dilersen tâlibâ
Gel bugün ver varligin Sâminî'nin vârina

Hem gönül âyinesin derd-i sivâdan pâk kil
Er huzûr-i hazrete yanma bu furkat nârina

Âlem-i kudse erismek ister isen Bedriyâ
Sidk ile gel bende ol gir Sâminî bâzârina.

İmam Efendi Hz.

 
 

 

 


Anket

Şu an bu bloğun içeriği yok.

GÜNÜN AYETİ



Yurtlarında gezip dolaştıkları nice nesilleri kendilerinden evvel yıkıma uğratmış olmamız, hala onları doğru yola iletip yöneltmedi mi? Elbette, bunda ayetler vardır; yine de işitmiyorlar mı?

Secde Suresi / 26. Ayet



Ey Benim iman eden kullarım ! Benim arzım geniştir, o halde Bana ibadet edin, her nefis ölümü tadacak, sonra döndürülüp bize getirileceksiniz ve iman edip salih ameller yapmış olanlar, elbette onları cennetin altlarından ırmaklar akan yüksek köşlerine yerleştireceğiz, o halde ki oarda ebedi olarak kalacaklar ! ne güzeldir mükâfatı o iş görenlerin.

ANKEBUT SURESİ AYET 56_57_58

GÜNÜN HADİSİ




Medine'de birgün Efendimiz (s.a.v) bir grup sahabi ile birlikte otururken karşıdan, yamalı elbisesiyle Mus'ab b. Umeyr (r.a) göründü. Efendimiz (s.a.v) onun Mekke'deki gösterişli halini hatırlayıp ağladı ve sonra şöyle buyurdu: Gün gelip sabah bir elbise, akşam bir elbise giyseniz, evlerinizi Ka'be'yi süslediğiniz gibi süsleseniz, haliniz nice olur?" yanında bulunan sahabîler, "O gün, dediler, biz bugünümüzden çok daha iyi oluruz. Çünkü hayat külfetimiz karşılanmış olacak, biz de ibâdete daha çok vakit ayıracağız."

"Hayır! buyurdu, bilakis siz bugün o günden daha iyisinizdir." (Tirmizî, "Kıyamet", 36)





 Resulullah (s.a.a): “Evet, Allah’a andolsun ki, bunlar olacaktır. Ya Selman! O zaman ümmetimin zenginleri gezi, orta hallileri ticaret, fakirleri ise gösteriş için hacca gidecekler. İşte o zaman bir grup insan, Kur’an’ı Allah’tan gayrisi için öğrenecekler, veled’üz-zinalar çoğalacak, Kur’an’la teğanni edilecek, dünya için birbirlerine düşman olacaklar.”


Günün Sözü


Döndüm sana Yâ Müsîeân, doğru kapînâ gelmişem:
Lütfün dilerim El'aman, doğru kapına gelmişem.

Geldim kapînâ bir garip, derd-î dil'e Sen'sin tabib,
Reddeyleme Sen Yâ Mücib, doğru kapına gelmişem.

Bir bende'yim gayet zelil, rûy'im siyah ve hem hecîl
Şah Nakşibertdimdir delîl, doğru kapînâ gelmişem.

Derd-i dii'e sensin deva, dil hastasına ver şifa,
Yarab, bihakk-i Mustafa, doğru kapına gelmişim.

Yandım ilâhî el aman, nâr-i firak'a ben yanam,
Kârımdürür ah-û figan, doğru kapına gelmişim.

Çektim siva'dan ben elî, buldum sana doğru yolu
Münkir bana desün, deli... doğru kapına gelmişim.


Çektim bu denlhu firkati, bahşet ilâhi vuslatı
Yarab, habibin hürmeti, doğru kapına gelmişem.

Bedri gedayım ben zelil, kılmış beni cürmün alil
Rahm'it bana sen ya Celil, Doğru kapına gelmişem.


Hafız Osman Bedrettin

 

Tüm Hakları Saklıdır © 2007 - Bu Sitenin Tüm Sorumluluğu Aydın ŞİMŞEK\'e aittir.