El-Aziz Samini - Hoşgeldiniz - El-Aziz Samini

 

 

 

-HOŞGELDİNİZ-

El-Aziz Samini
Açılış sayfası yapın Sık kullanılanlara Ekle Bize Yazın Siteyi Arkadaşına Öner

HALİT HOCA EFENDİ



VİDEOLAR
HOCAEFENDİNİN 1. SENE ANMA PROGRAMINDA
 TALİP DARTAY HOCAMIZIN HATİM DUASI
http://youtu.be/3Ycra-moX3M


HOCAEFENDİNİN VEFATININ 1. SENE ANMA PROGRAMI  http://youtu.be/WYMQ5Q6zFj8


TALİP- HOCAEFENDİ  http://youtu.be/yT29bqkm5bU

HOCAEFENDİ   http://youtu.be/M8aRrNEm-K8
HALİD ÇAKMAK  http://youtu.be/7wgowg1vPuQ
HALİD HOCA EFENDİ 1  http://youtu.be/qA_fq9kOoNA
ELAZIG IN MANEVİ DİNAMİKLERİ  http://youtu.be/JlGqmbF3faI
HALİD HOCA EFENDİ 2    http://youtu.be/cBv3uwyj9uU

Hatme halit hoca efendi  http://youtu.be/oog7hx_pII8

Halit hoca efendi3  http://youtu.be/shdy0E-sX 

HALİT HOCAFEDİNİN CENAZE GÖRÜNTÜSÜ http://youtu.be/f7LNBXSJmEs

HALİT HOCAEFENDİDEN DERLEMELER
http://youtu.be/1p98Yt1uCis

Elazıg eski müftülerden Hacı Ömer BİLGİNOGLU
 http://youtu.be/GGuC21zjFxA

İçerik

 

Duyurular

Şu an bu bloğun içeriği yok.

Üyelik

Kullanıcı Adı

Şifre

Üye Değilseniz? Hemen Tıklayın.

Toplam Ziyaret

Şu ana kadar
431810
sayfa izlenimi aldık. Başlangıç: Şubat 2007

On-Line Durum

Şu an sitede, 5 ziyaretçi bulunuyor



Kur’an Okumak, Kur’an’a Uymak…

Bize Allah tarafından gönderilmiş Kur’anın emirleri, yasakları, tavsiyeleri vardır. Kur’an, hükümlerine uyulması, emirlerinin yerine getirilmesi, yasaklarından uzak durulması, öğütlerinin tutulması gereken kurtarıcı bir kitaptır.

Müslüman Kur’an okuyor ama onun emirlerini tutmuyor, yasaklarını işliyor, öğütlerine kulak tıkıyor; ne biçim Müslümandır o?

Her yıl milyonlarca Mushaf, Kur’an tercümesi, meali, tefsiri yayınlanıyor ama Kur’anın yap dedikleri yapılmıyor, yapma dedikleri yapılıyorsa ortada büyük bir çelişki ve isyan var demektir.

Müslümanlar Kur’an okuyorlar ve sonra yine bildiklerini okuyorlar.

Kur’anın ameliyata, yapmaya, aksiyona dair en temel emri beş vakit namaz kılmaktır.

Sonra Ramazanda oruç tutmak, yılda bir zekat vermektir… Kur’an bize istikameti (doğruluğu dürüstlüğü) emr ediyor.

Kur’an adaleti emr ediyor.

Kur’an bütün mü’minler kardeştir diyor ve ittihadı=birliği emr ediyor.

Kur’an israfı, zinayı, ribayı yasaklıyor.

Kur’an gıybet ve tecessüs etmeyin diyor.

Kur’an ruhbanların erbab haline getirilmesini yasaklıyor.

Kur’an Peygambere (Salat ve selam olsun ona) itaat etmemizi, ona uymamızı emr ediyor.

Kur’an, taqvalı ve ihlaslı olun diyor.

Kur’an kafirleri dost ve velî edinmeyin diyor.

Biz Müslümanlar Kur’an Kur’an Kur’an diyoruz ama o mukaddes kitabın emirlerini yerine getiriyor, yasaklarından kaçınıyor, öğütlerine kulak veriyor muyuz?

Kur’an gıybeti ve tecessüsü yasaklıyor, biz bu konuda neredeyiz?

Kur’an hür Müslüman hanımlar için tesettürü emr ediyor…

Kur’an şeytana uymayın diyor.

Kur’an âhirete hazırlanın diyor.

Kur’an yalanı, iftirayı yasaklıyor.

Kur’an, Allah’ın inzal ettiği hükümlerle hükm edin diyor.

Peygamber Efendimiz (Salat ve selam olsun ona) uğursuz ve kötü bir zümreden bahs ederken “Onlar Kur’an okurlar ama Kur’an onların hançerelerinden kalplerine inmez” buyuruyor.

Bu uğursuzlar acaba kimlerdir?

Bırakın kafirleri, Müslüman geçinenlerin bir kısmı da Kur’ana isyan etmiştir.

Namazı terk ederek.

Çeşitli şehvetlerine uyarak.

Riba yiyerek.

Zina ederek.

İsraf ederek.

Tefrika, fitne, fesat çıkartarak.

Münafıklık ve mürailik yaparak.

Gıybet ederek.

Tecessüs ederek.

Ruhbanları putlaştırarak.

Altın ve gümüşü yığıp, Allah yolunda sarf etmeyerek.

Öncelikle fakirlerin ve miskinlerin hakkı olan zekatları haksız yere toplayıp sarf ederek.

Deccalları, Kezzabları, Süfyanları, Tağutları sevip onların peşinden giderek.

Gururlanarak, kibirlenerek.

Emanetlere hıyanet ederek.

Emr-i mâruf ve nehy-i münker yapmayarak.

Adaletsizlik ve insafsızlık yaparak.

Evet bütün bunlar Kur’ana isyandır.

Kur’ana isyan edenler tokat yer, sille yer, azab iner onların tepelerine.

Başlarına belalar gelince şaşar kalırlar, biz Kur’an okurduk ama niçin bu silleleri yedik derler.

A aklı kıtlar, siz Kur’an okurdunuz ama o Kur’anın emirlerini yerine getirmez, yasaklarından kaçınmaz, öğütlerine kulak vermezdiniz.

Kur’ana uymayanlar zillet ve esaret içinde yaşar.

Kur’anı hem lisanen okuyacaksın, hem de onu hayata uygulayıp, hükümlerine uyacaksın.

İzzet, hürriyet, necat, ebedî saadet bulmak isteyenler Kur’ana uysunlar.

Kur’an kendisine uyanları kurtarır.

Kur’an ahkamına isyan edenler büyük zarara uğrar.










ÜÇ AYLAR ŞUURU


Sizlere, 30 Nisan Çarşamba günü itibariyle mübarek Üç Ayların başladığını müjdeliyoruz. “Müjdeliyoruz” dememiz boşuna değil elbette!

Allah-u Zülcelal’in rızasına meraklı olan, ölüm gerçeğinin farkında, bir gün her fani gibi öleceğini bilerek ahireti için çalışan ve dünya hayatı için inceden inceye kâr zarar hesabı yaptığı gibi ahiret hayatı için de kâr zârar hesabı yapan akl-ı selim müminler için, dünya ve içindeki her şeyden daha hayırlı bir zaman dilimidir üç aylar! O kadar mühim o kadar büyük fırsatlar barındırır içinde. Elbette gafil gönüller bilmezler, sıradan günlerdir bu aylar onlar için. Ama sadece şimdilik…

Bir gün mutlaka “Keşke” diyecekler, “Keşke bir defa dahi olsaydı da üç ayların kıymetini bilerek değerlendirseydim, ne büyük fırsatlar kaçırmışım fani hayatımda” diyecekler. 50 Sene yaşamışsa, 50 sefer üç ayları kaçırdıkları için pişman olacaklar belki de… Üç ayları 70 sene boyunca değerlendirmiş 80’nini geçkin bir ihtiyar olarak bu fani dünyadan ayrılmışsa yine pişman olacak ama hepten kaçıran gibi değil yine de… O da mazhar oldukları karşısında belki binlerce gözyaşı dökerek “Keşke daha çok ibadet etseydim, daha fazla zikr-i Rahman ile meşgul olsaydım, hiç durmadan Kur’an okusaydım da bir dakika dahi olsa boş durmasaydım” diyecek…

“O kadar mı?” diyeceksiniz belki ama bundan da fazlası olduğunu görürdünüz, şayet Asr-ı saadete baksaydınız ya da Selef-i Salihin dediğimiz Ehlullah’ın hayatlarını okusaydınız.

Üç aylar dediğimiz; Recep, Şaban, Ramazan aylarının faziletleri bir yana, sadece bu ayların içlerinde barındırdıkları öyle kutsi geceler var ki, Regaib, Mi’rac, Berat ve Kadir geceleri mesela, bu gecelerin faziletleri ve kazandırdıkları bile görülse hakikat penceresinden, ciltler dolusu kitaplarla anlatılır belki de…

Faziletlerine dair hadis-i şerifleri ve kaynaklarda geçen haberleri, takdir edersiniz ki bu kısacık bir yazıda zikretmemiz mümkün değil. Ama takvim yapraklarını okuyan bir insanın dahi az çok bilgisi vardır bu mesele hakkında.

Fakat bilmek değil esas olan idrak etmek gerekir. İdrakten de öte; ölmüş de elindeki tüm fırsatları kaçırmış, pişmanlığın derinliğinde boğulup inlerken kendisine tekrar fırsat verilmiş ve dünyaya gelmiş bir insanın şuuru ve yürek yangınıyla bu zamanları değerlendirmek gerekir ki fırsatları tüketen ölüm geldiğinde yanmayalım, diyoruz.

Faziletli Üç Aylar hepimize mübarek olsun ve Allah kıymetini bilenlerden ve hakkıyla amel edenlerden bizleri…

















Sınav Sorularını Çalarak Orduyu Ele Geçirmek


TÜRKİYE'NİN yüzde sekseni Sünnî Müslüman mıdır? Bendeniz böyle biliyorum. Bunların bir kısmı dindar ve inanan Sünnîdir, bir kısmı sosyolojik kimlik Sünnîsidir.

Ülkenin en güçlü kurumundaki nispet de böyle olmalıdır. Yani yüzde seksen Sünnî subay.

Bir ara askerî okullara dindar çocukları almamışlardı. Çocuk kabiliyetli, istidatlı, hizmete yatkın ama babası sakallı bir hacı, annesinin başı örtülü… Dedelerinden biri müftülük yapmış… Olmaz!.. İsimler üzerinde bile durulmuştu. İsmi Muhammed… Sakıncalı!..

Bir askerî okulda küçük tuvaletini ayakta değil de, islamî taharete riayet edebilmek için kabinde yapan çocuklar bile şüpheli olmuştu.

Çocuğun dizine bakmışlar, secdeden ileri gelen bir iz… Olmaz!

Namaz kılmak teoride serbestti ama kıldığı görülenlerin bazısı, gözünün üzerinde kaşın var bahaneleriyle tard edilmişti.

Namaz kılan, hanımı başını örten, altın yüzük takmayan, içki içmeyen, danslı partilere eşini getirmeyen subaylara, ne kadar başarılı olurlarsa olsunlar, birileri kötü gözle bakmıştır. Bunların bir kısmı ordudan atılarak perişan edilmiştir.

Bendeniz Sünnî bir Müslüman olarak orduda dindar subaylar olmasını isterim. Böyle bir istek benim hakkımdır ve hiçbir sakıncası yoktur.

Şartlar şunlardır:

Müslüman olacak ama İslamcı olmayacak.

Herhangi bir cemaatin, tarikatın, sektin, grubun militanlığını, holiganlığını yapmayacak.

Dini siyasetin üzerinde tutacak.

Laf ve şekil Müslümanı değil, ahlaklı ve faziletli olgun Müslüman olacak.

Gerçek bir dindar olarak herkesten daha çalışkan, vazifeşinas, doğru ve dürüst, ahlaklı ve faziletli olacak.

Onun vasıflarını, üstünlüğünü dindar olmayanlar da tasdik ve kabul edecek.

Kültür ve bilgi seviyesi çok yüksek olacak.

Hiçbir şekilde darbelere, kıyamlara katılmayacak, âlet olmayacak.

Böyle subayları kim istemez?

İmtihan sorularını çalarsın ve bizim çocukları askerî mekteplere yerleştirerek Müslüman subay yetiştirir ve orduyu ele geçirirsin… Olmaz olmaz olmaz… Bu metot İslama, ahlaka ve bilgeliğe aykırıdır.

Sınav sorularını çalmak hırsızlıktır… Eşitliğe aykırıdır… Emanete hıyanet etmektir… Kul hakkı yemektir…

Orduya Müslüman subay sokmanın meşru, ahlakî, bilgeliğe uygun yolları şunlardır:

1. En zeki, en akıllı (IQ), en yüksek karakterli (Test sonucu tespit edilebilen sekiz karakter tipi vardır), en kabiliyetli, en istidatlı, en vatansever, en idealist, en müsait gençleri seçersin.

2. Bunlara paralel ve alternatif bir eğitim verirsin.

3. Mükemmel edebî zengin Türkçe ve İngilizce, başka diller öğretirsin.

4. Her birini mâneviyat komandosu gibi yetiştirirsin.

5. Sanat, tarih, edebiyat, felsefe, görgü, efendilik…

6. Çelik gibi bir irade.

7. Evrensel insan haklarına, millî kimlik ve kültüre bağlılık, çeşitliliklere hoşgörü…

8. Ruh asaleti…

9. Uzakdoğu sporları…

10.  Adaletli ve insaflı…

11.  Şerefli, haysiyetli…

12.  Güvenilir…

Askerî okullara böyle öğrenciler yönlendirilirse, onlar sınavları elbette kazanır… Elbette başarılı olur… Elbette hizmet eder… Elbette kurmaylık imtihanında da başarılı olur.

Çalınmış sorularla orduya girenlerde bu hasletler olur mu?

Müslüman bir subay herhangi bir dinî sekt mensubu olamaz.

O Müslümandır ama İslamcılık bile yapmaz.

Tasavvufî bir tarikata girebilir ama ordu içinde ve dışında tarikat militanlığı yapamaz.

Ordumuzun böyle yüksek vasıflı Müslüman subaylara ihtiyacı olduğuna inanıyorum.

Dindar olmayanların da vasıflı olmasını istiyorum.

Vasıfsız bir Müslüman ile vasıfsız bir dinsiz kavga edip fitne çıkartabilir ama vasıflı dindarla vasıflı dinsiz kavga etmez. 

(İkinci yazı)

Sloganlar Ribalar Zinalar Binalar Rantlar

HAVADA sloganlar uçuşuyor… Holiganlar sloganlar haykırıyor… Bunların çoğu boş ve kof sloganlar… Boş ve kof ama hoş geliyor bazı kulaklara… Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir sloganı… Gerçekte öyle mi?.. Artık yurtta sulh cihanda sulh sloganı pek revaçta değil.

İstikbalimiz pek parlak ve pespembe… O da bir slogan…

Halk pek öfkeli… Her yerde öfke var… Öfkeyle kalkan zararla otururmuş…

Meclis’te bile bazen çirkin kavgalar oluyor, âdi küfürler zabıtlara (….), (…) diye yazılıyor.

Sloganlar ve balonlar… Hangisi slogan, hangisi balon?..

O muhterem zat öyle böyle bir muhterem değilmiş, çok ama çok muhteremmiş.

Kendisi uçmayan, uçurulan muhteremler.

Sloganlar, balonlar, boş ve kof laflar ve rantlar rantlar rantlar…

Sulukule’den atılan Roman vatandaşlar ağlıyor, mallarımız çok ucuza alındı diye… Oralara yapılan yeni evler çok pahalıya satılıyormuş. Rant rant rant… Merhum Cem Karaca’nının rap rap rap şarkısını dinlemenizi tavsiye ediyorum…

Rantı olmayan sapa yerlerde bahçe içinde eski bir köy evi 50 bin lira, rantlı yerde o büyüklükteki arazi 500 bin lira, belki daha fazla… Rant rant rant…

Riba bina zina rant…

Ülkenin imarı, kalkınması iki türlü olur:

Birincisi adaletle, doğrulukla, namusla, ahlakla, hikmetle… İkincisi eğrilikle, haram rantla, ribayla…

Hazret-i Peygamber (Salat ve selam olsun ona) yüksek binalardan hoşlanmazmış.

Yirmi beş katlı binalar, Nemrud’un kulesinden de uzun.

Üst katlarında oturanların başları dönmüyor mu acaba?

Uçan kazlar bile şaşıyordur bu yüksek binalara.

Hadîste bildiriliyor. Âhir zamanda eski deve çobanları, birbirlerine nispet edeceklermiş, benim binam mı daha yüksek, seninki mi?

Namuslu ve iffetli hanımları tenzih ederek yazıyorum. Yüksek binalardan birinde zina etse biri, mağdur olan eş zahmet edip şikayette bulunmasın. Polisin veya adliyenin vereceği cevap bellidir: Efendim, zina artık suç değildir, sizin için yapabileceğimiz bir şey yoktur.

Adamın biri sinirlenip huysuzluk eden eşine “Yeter artık, bıktım be!” diye bağırsa, mağdure eş hemen aile mahkemesine gider, kocasını altı ay evden uzaklaştırma kararı aldırır.

Otoyol civarındaki bir gökdelenin üst katından dürbünle yollara bakınız. Seller gibi otomobiller akıyor.

Ülke binalarla, ribalarla, zinalarla, rantlarla imar ediliyor.

Bu imar rahmanî midir, şeytanî midir?







Zinanın, Ribanın, Beyinsizliğin, Haram Yemenin, Şer’a Aykırı İşler Etmenin Sonu İyi Olmaz!

BİZ yaparız, olur, öyle gider mi sanıyorlar? Çok aldanıyorlar!..

Bu fakir lafı eveleyip gevelemekten hoşlanmaz. Çok açık, çok seçik, çok keskin yazacağım.

Ceza Kanunundan zina suçunu kaldırıldı ya, işte sadece bu bile büyük sille yemeye sebep olur.

Zinadan sonra riba var. Kur’anda ribacılar için onlar Allaha ve Resulüne savaş açmışlardır buyruluyor. Ribayla kalkınmanın sonu korkunç bir yıkımdır.

Yeni Medenî Kanun aileyi yıkmıştır. Aile yıkılınca toplum da çöker.

Yeni Ceza Kanunu bu ülkenin, bu halkın yapısına uymuyor. Bu kanunla Türkiye ayakta duramaz.

Haram yeme yaygın, genel, yoğun hale gelmiştir. Haram gelirlerle, kara servetlerle Müslüman burjuva sınıfı kurulmaz. Kurulursa ileride feci şekilde batmak için kurulur.

Eğitim dökülüyor. Bu sistemle, bu okullarla Türkiye’nin geleceği parlak değildir.

Doğru söyleyenler dokuz köyden kovulurken, yalakalar yağcılar el üstünde tutuluyor. Onlardan köy olmaz, kasaba olmaz. Onlar şemsiye gibidir, yağmur vakti bulunmaz.

Türkiye’mizin şeffaflık ve temizlik notu 10 üzerinden en az 7 olmadıkça yüzümüz kara kalacaktır.

Halkın desteğine güven olmaz. Mesele Hakk’ın rızasını kazanmaktadır.

Fazlurrahman’ın İslam yorumu ile selamet, necat olmaz.

İslam yüksek ahlak dinidir, Müslüman bir toplum yüksek ahlaklı değilse, alarm ve tehlike çanlarının hiç durmadan çalması gerekir.

Beş vakit namazın cemaatle kılınması bütün öğrenciler için mecburî olmadıkça, İmam-Hatip mektepleri İslam mektebi sayılmaz.

Kur’ana, Sünnete, ahkam-ı şer’iyeye aykırı her şey batıldır ve hederdir.

Muhammedî (Salat ve selam olsun ona) hedy dışında doğru yol yoktur.

İsraf ekonomisi beyinsizliktir.

Lüks çılgınlığı toplumları, devletleri yıkar.

Emanetler ehline verilmezse sonunda büyük çöküş olur.

Mustafa (Salat ve selam olsun ona) sevgisi ve bağlılığıyla Süfyan muhabbeti bir arada olmaz.

Bir şey hem ak, hem kara olmaz.

Yetişkin kız çocuklarla delikanlı öğrenciler bir arada okursa, o eğitimden hayır gelmez.

Diyanet’e Feministler sızarsa din bozulur.

Efendimizin sahih hadîsleri AB normlarına ve kıstaslarına göre ayıklanırsa Ehl-i Sünnet ve Cemaat yıkılır.

Allah’ın rızasına, Kur’anın kesin hükümlerine, Resulullah’ın Sünnetine zıt münker işler âşikâre yapılırsa azab gelir.

Doğan her çocuk, ölmek üzere doğar.

İnşa edilen her yapı harap olup yıkılmak üzere dikilir.

Haram servetler Cehennem yakıtıdır.

İşin başı ihlas, istikamet, adalet, hakka itaat ve terk-i enaniyettir.

Kurtuluş Kur’ana, Sünnete ve bu iki ana kaynaktan çıkartılmış olan fıkha uymaktadır.

Gerisi hederdir heder!..










PEYGAMBERİMİZİN ÜMMETİNE DÜŞKÜNLÜĞÜ


Sahabe’nin Resulullah’a yakın ilgisi

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin hayatına dair eserlerde veya ashab-ı kiramın rivayet ettiği hadis-i şerif metinlerinde bir ifade görürüz: “Rasulullah’ın yüzünün rengi değişti.”

Bu ifade, Peygamberimizin bir durum karşısında ne kadar içten bir üzüntü veya öfke duyduğunu ama kimseyi incitmemek için bir şey söylemediğini, adeta duygularını içine hapsettiğini ve bundan dolayı yüzünün renginin kızardığı veya sarardığını anlatır. Mesela, şu hadisede olduğu gibi:

Cerir bin Abdullah radıyallahu anhu anlatıyor: “Bir sabah Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellemin yanında toplandığımız sırada, Mudar Kabîlesi’nden, kuşandıkları yolculuk kılıçlarından başka bir şeyleri olmayan, perişan bir topluluk çıkageldi. İman ettiklerini bildirmek veya hicret etmek üzere gelen bu kimselerin üzerinde kaplan derisine benzeyen, alaca çizgili basit bir aba vardı. Bu abayı delerek başlarından geçirmişlerdi. Bunun dışında doğru düzgün giysileri bile yoktu. Onları bu derece fakir görünce Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin yüzünün rengi değişti. Hemen evine girdi, sonra çıkıp Bilâl’e ezan ve kamet okumasını emretti. Bilâl kamet getirince Peygamber Efendimiz namaz kıldırdı ve namaz için toplanmış cemaate bir hutbe îrâd etti. Hutbesinde:

“Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan, ondan zevcesini var eden ve ikisinden pek çok kadın ve erkek meydana getiren Rabbiniz’e hürmetsizlikten sakının! Şüphesiz ki Allah hepinizi görüp gözetmektedir.” (Nisâ, 1) “Ey îmân edenler! Allah’tan korkun, herkes yarın için ne hazırladığına baksın!” (Haşr, 18) ayetlerini okudu ve sonra halkı sadaka vermeye davet edip:

“Her bir fert altınından, gümüşünden, elbisesinden, bir ölçek bile olsa buğdayından, hurmasından sadaka versin. Hatta yarım hurma bile olsa sadaka versin!” buyurdu.

Allah Resulüne itaat ederek hemen bir şeyler getirmek üzere evlerine dağılan sahabe, birer ikişer dönmeye başladı. Ensâr’dan bir kişi, ağırlığından dolayı neredeyse kaldırmaktan âciz kaldığı bir torba getirdi. Ardından gelenler, ellerindeki bağışları Peygamberimizin önündeki yığına bırakmak için sıraya girmek zorunda kaldı. Sonunda, yiyecek ve giyecekten iki yığın oluştuğunu gördüm. Baktım ki Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in yüzü gülüyor, sanki altın gibi parlıyordu…” (Müslim, Zekât, 69)

Bu hadis-i şerifleri okurken, birkaç husus bilhassa dikkatimizi çeker. Birincisi sahabenin bu canlı tasvirinden anlıyoruz ki, ashab-ı kiram Peygamberimizin yüzünün rengini izler dururlardı. Onun yüzünün sararması, kızarması, solması onları endişelendirir; Peygamberimizin yüzünün gülmesi, parlaması ise onların içini aydınlatırdı. Onun yüzünü güldürmek için iştiyakla çabalarlardı. Onlar ne güzel ümmet, ne güzel sahabeydiler… Ve o Peygamber ne güzel, ne şefkatli bir Peygamberdir…

Verdikçe sevinir, sevindikçe verirdi

Sahabe olmak kolay değildi. Peygamberimizin hallerinin ve ahlakının yüceliği, alelade bir insan söz konusu olduğunda, gerçekten akıl almaz bir seviyede idi. Mesela günlerinin çoğunu aç geçiren, Ehl-i Beyti, hanımları ve Suffa ashabıyla beraber ancak hurma ve su ile idare eden Peygamberimiz, akla sığmaz derecede cömertti.

Allah Resulü verdikçe sevinir, sevindikçe verirdi. Ramazan geldiği zaman, Cebrail aleyhisselam ile Kuran-ı kerim’i mukabele etmekle günlerini geçirdiği zamanlarda sevinci daha da coşar, içi içine sığmazdı. Onun bu coşkun hali, İbn-i Abbas’ın deyimiyle, “Esen rüzgârdan daha cömert olmasından” anlaşılırdı. (Buhârî, Bed’ü’l-Vahy 5, 6; Savm, 7)

O ümmetine olan şefkatinden dolayı bazen sevinir ve sevindirirdi, bazen de korkar ve korkuturdu. Ama onun sevindirmesi de merhametindendi korkutması da…

Ümmeti için endişeliydi

Bir keresinde ümmetine olan şefkatini bir misalle şöyle anlatmıştı: “Benim ve sizin durumunuz, ateş yakıp da ateşine cırcır böcekleri ve pervaneler düşmeye başlayınca, onlara engel olmaya çalışan adamın durumuna benzer. Ben sizi ateşten korumak için kuşaklarınızdan tutuyorum, siz ise benim elimden kurtulmaya, ateşe girmeye çalışıyorsunuz.” (Müslim, Fedâil, 19. Bkz. Buhârî, Rikâk, 26; Tirmizî, Edeb, 82)
Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin yaşadığı haller, şu dünya hayatının ölçüleriyle anlaşılması mümkün olmayan bambaşka hallerdi. Bir gün, mescidin bitişiğindeki odasından çıkıp ashabının yanına gelmiş ve onlara:

“Ben sizin görmediğinizi görür, işitmediğinizi işitirim. Nitekim sema uğuldadı, uğuldamak da ona hak oldu. Semada dört parmak sığacak kadar boş bir yer yoktur, her tarafta Allah'a secde için alnını koymuş bir melek vardır. Allah'a yemin olsun, benim bildiğimi siz bilse idiniz az güler, çok ağlardınız, yataklarda kadınlarla telezzüz etmezdiniz, yollara, çöllere dökülür, (belanızı defetmesi için) Allah'a yalvar yakar olurdunuz.” Demişti.

Sahabe bunları işitince elbiselerinin yakalarını başlarına çekip ağlaşmaya başladı. Bunu rivayet eden Ebu Zer radıyallahu anhu da “Keşke sökülüp atılan bir ağaç olsaydım (da insan olmasaydım. İnsan olmanın sorumluluğunu yüklenmiş olmasaydım.)” diyordu. (Tirmizî, Zühd, 9)

O sadece kendi asrındaki ashabı için değil, kıyamete kadar gelecek ümmeti için endişe ediyordu. Peygamber Efendimiz bir gün, ashabının yanına çıktığı zaman saçlarındaki aklar, Hz. Ebubekir Sıddık’ın dikkatini çekti. Sadık dost: “Ya Rasulellah, ihtiyarlamışsınız” diyerek teessürünü belirtti. Allah REsûlü, “Beni, Hûd suresi ve kardeşleri (Vakıa, Hâkka, Mürselat sureleri), ihtiyarlattı” diyerek, endişesini paylaştı. (Tirmizi, Tefsiru Sureti'l-Vâkıa, 6)

Efendimizin bahsettiği bu surelere baktığımız zaman, onların, helak olan kavimlerin kötü ahlak ve amellerinden bahsettiğini görüyoruz. İşte, Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem, “Bu kötülükleri kendi ümmeti de işler ve helak olursa” diye öyle üzülüyordu ki, saçına aklar düşüyordu. Bu suredeki “Emrolunduğun gibi istikamet üzere, dosdoğru ol!” emrinin gereğini yapamayacak olursa, ümmetinin hali ne olur, diye üzülen Efendimiz’in günü ve gecesi ümmetine dua etmekle geçiyordu. Durmadan Rabbine niyaz edip, “Allah'ım, ümmetimi koru, ümmetime acı!” diye ağlayarak dua ediyordu. Allah-u Zülcelal Cebrail aleyhisselamı gönderip: “Ey Cebrail, Muhammed'e git ve şunu söyle: ‘Biz seni ümmetin hakkında hoşnut edeceğiz ve asla üzmeyeceğiz.” (Müslim, İman: 346)
 


Önceki ümmetlerin durumu

Kuran-ı Kerim’de Peygamberlerin kıssalarına baktığımız zaman, bir kısmının inkârları ve hidayet nimetine nankörlük edip gereği gibi itaatkâr olmamaları sebebiyle ümmetlerine beddua ve lanet ettiklerini görüyoruz. Mesela, ayetlerde Hz. Nuh aleyhisselamın, “Yeryüzünde kâfirlerden hiç yurt yuva sahibi bir kimse bırakma.” (Nuh, 26) diye dua ettiğini, Hz. Yunus’un, kavminin inkarı karşısında öfkelenip şehri terk ettiği, (Enbiyâ, 87) hatta azim sahibi Peygamberlerden Hz. Musa’nın da, “Yarabbi, görüyorsun ben nefsimle kardeşimden başkasına söz geçiremiyorum, artık bizimle o fasık kavmin arasını ayır” (Maide, 25) buyurduğunu okuyoruz. Yine Kuran-ı Kerimde, Hz. Davud ve Hz. İsa aleyhimüsselamın İsrail oğullarından bazı kişilere nankörlükleri veya inkârcılıkları sebebiyle lanet ettikleri bildiriliyor: “İsrailoğullarından inkâr edenler, Davud ve Meryem oğlu İsa diliyle lânetlendi. Bu, onların isyan etmeleri ve hadlerini aşıyor olmalarından ötürüydü.” (Maide, 78)

Peygamber Efendimiz ise rahmet ve şefkatinin enginliği sebebiyle kendisini taşlayanlara, aç bırakanlara, hicret ettiği diyarda bile muhasara edip yok etmeye çalışanlara lanet etmemiş, helaklerini istememişti. Peygamberimiz bu dünya hayatında kendi nefsinde, ehli beytinde, akrabalarında türlü türlü acılara katlanmış ama beddua etmek şöyle dursun, her Peygambere tanınan dua hakkını kullanmayıp ümmetine şefaat etmek için ahirete saklamıştı:

“Her Peygamberin bir duası var ki, onunla ümmetiyle ilgili olarak dua etmiş ve duası kabul edilmiştir. Ben ise duamı kıyamet gününde ümmetim için şefaat etmek için ayırdım.” (Buharî, Daavat, 1; Müslim, İman, 340)

Peygamberimiz mesela, Hz. Süleyman gibi dua edip dünyevi hâkimiyet isteyebilirdi. (Sad, 35) Ama o Peygamberlerin dahi “Nefsim, nefsim” diye kendi dertlerine düştükleri dehşet anında “Ümmetim, ümmetim” diyerek, onların affı için şefaat etmeyi istedi. (Buharî, Tevhid, 36; Müslim, Îmân, 326, 327)

Peygamberimizin bazı hadis-i şeriflerini okuyunca anlıyoruz ki, Rabbimiz Teâlâ O’na, ümmetinin günahkârları bile, son nefeste imanla giderek şefaate hak kazansınlar diye, günahlarına kefaret olmak üzere, cezalarının dünyevi musibetlerle verileceğini bildirmişti. Rasûlullah bir gün şöyle buyurdu: “Benim şu ümmetim, merhamet edilmiş bir ümmettir. Ona âhirette azâb yoktur. Onun dünyadaki azabı, fitneler, zelzeleler ve bir birlerini öldürmeleridir.” (İbn Mâce, Zühd 34)

‘Rabbimden üç şey istedim’

Yine, hadis-i şerifleri okuduğumuz zaman anlıyoruz ki Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem, ümmetinin bu musibetlere uğradıkları zaman, evvelki ümmetler gibi toptan helak olmasından da korkmuş ve Rabbine dua ederek bunu da kaldırması için niyaz etmişti. Efendimiz buyuruyor ki:

“Ben, Rabbimden, benim ümmetimi (toptan) helâk etmemesini istedim. Rabbim benim bu duamı kabul buyurdu. Dedi ki: ‘Onların helâki kendi aralarında olacaktır. Günah işledikleri zaman, Ben onları birbirine düşürecek ve vurduracağım.’ Ben bunun da kalkmasını diledim; ama Rabbim bunu kaldırmadı.” (Taberânî, el-Mu'cemu'l-kebîr, 11/374; el-Heysemî, Mecmau'z-zevâid, 1/117; İbn Hacer, Fethu'l-bârî, 8/292)

Bir başka hadis-i şerifte ise şöyle gelmiştir:

“Ben Rabbimden üç şey istedim; istediklerimden ikisini verdi, birisini ise vermedi: Rabbimden ümmetimi kıtlıkla helak etmemesini istedim; bu isteğimi yerine getireceğine dair söz verdi. Bir de kendisinden ümmetimi suda boğmakla helak etmemesini istedim, bu isteğimi de yerine getireceğine dair söz verdi. Sonra, ümmetimin kendi aralarında kavga edip dövüşmelerine izin vermemesini istedim, bunu vermedi.” (Müslim, Fiten, 20)

Hadis-i şeriflerden anlıyoruz ki Peygamberimiz, ümmetinin halini düşünüp üzülüyor, onlar için devamlı dua ediyordu. Sadece dua etmekle kalmıyor, onları esirgemek için her türlü çabayı gösteriyordu. Mesela, fazla soru sormaları sebebiyle emir ve nehiy bildiren ayetler nazil olup hükümlerin ağırlaşmasını istemiyor, lüzumsuz yere soru sormayı yasaklıyordu. (Müslim, Hac, 412) Farz kılınır da güç yetiremezlerse diye, teravih namazını yalnız kılıyor, cemaate çıkmıyordu. (Buhârî, Terâvîh, 1)

Allah-u Zülcelal onun ümmetine karşı olan durumunu anlatırken, başka hiç kimse için kullanmadığı halde, kendine ait esmasını sevgili Peygamberi için kullanmıştı:

“Ey insanlar, size kendi içinizden öyle bir Peygamber geldi ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona pek ağır gelir. O size çok düşkün, mü'minlere çok şefkatli (Rauf), çok merhametlidir (Rahim).” (Tevbe,128-129)

Ashab-ı Kiram’a baktığımız zaman, onların böyle şefkatli bir peygambere, çok güzel ümmet olduklarını görüyoruz. Allah-u Zülcelal bizleri de onlar gibi Peygamberimizle havzun başında buluşmaya layık bir ümmet eylesin. Peygamberimizin korktuğu şöyle hallere düşmekten bizleri muhafaza eylesin:

“Kıyamet gününde havuz başında sizden yanıma gelenleri bekleyeceğim. Ancak bazı kimseler bana gelmekten alıkonulacaktır.” Ben; “Ey Rabbim! Bunlar bendendir, benim ümmetimdendir.” diyeceğim. (o zaman melekler tarafından) “Onların senden sonra neler yaptıklarını biliyor musun? Vallahi onlar gerisin geriye (eski küfürlerine) döndüler.” denilecektir.” (Buharî, Rikak, 53; Müslim, Fezail, 28).







 

Kim gelip girse bu gün Sâminî gülzârina
Bir kademde vâsil olur her kisi dildârina

Bir nefesde mürde dil bulur hayât-i câvidân
Sâminî enfâs-i kudsîden erer hem yârina

Âlem-i mânâda sâh olmak dilersen tâlibâ
Gel bugün ver varligin Sâminî'nin vârina

Hem gönül âyinesin derd-i sivâdan pâk kil
Er huzûr-i hazrete yanma bu furkat nârina

Âlem-i kudse erismek ister isen Bedriyâ
Sidk ile gel bende ol gir Sâminî bâzârina.

İmam Efendi Hz.

 
 

 

 


Anket

Şu an bu bloğun içeriği yok.

GÜNÜN AYETİ



Yurtlarında gezip dolaştıkları nice nesilleri kendilerinden evvel yıkıma uğratmış olmamız, hala onları doğru yola iletip yöneltmedi mi? Elbette, bunda ayetler vardır; yine de işitmiyorlar mı?

Secde Suresi / 26. Ayet



Ey Benim iman eden kullarım ! Benim arzım geniştir, o halde Bana ibadet edin, her nefis ölümü tadacak, sonra döndürülüp bize getirileceksiniz ve iman edip salih ameller yapmış olanlar, elbette onları cennetin altlarından ırmaklar akan yüksek köşlerine yerleştireceğiz, o halde ki oarda ebedi olarak kalacaklar ! ne güzeldir mükâfatı o iş görenlerin.

ANKEBUT SURESİ AYET 56_57_58

GÜNÜN HADİSİ




Medine'de birgün Efendimiz (s.a.v) bir grup sahabi ile birlikte otururken karşıdan, yamalı elbisesiyle Mus'ab b. Umeyr (r.a) göründü. Efendimiz (s.a.v) onun Mekke'deki gösterişli halini hatırlayıp ağladı ve sonra şöyle buyurdu: Gün gelip sabah bir elbise, akşam bir elbise giyseniz, evlerinizi Ka'be'yi süslediğiniz gibi süsleseniz, haliniz nice olur?" yanında bulunan sahabîler, "O gün, dediler, biz bugünümüzden çok daha iyi oluruz. Çünkü hayat külfetimiz karşılanmış olacak, biz de ibâdete daha çok vakit ayıracağız."

"Hayır! buyurdu, bilakis siz bugün o günden daha iyisinizdir." (Tirmizî, "Kıyamet", 36)





 Resulullah (s.a.a): “Evet, Allah’a andolsun ki, bunlar olacaktır. Ya Selman! O zaman ümmetimin zenginleri gezi, orta hallileri ticaret, fakirleri ise gösteriş için hacca gidecekler. İşte o zaman bir grup insan, Kur’an’ı Allah’tan gayrisi için öğrenecekler, veled’üz-zinalar çoğalacak, Kur’an’la teğanni edilecek, dünya için birbirlerine düşman olacaklar.”


Günün Sözü


Döndüm sana Yâ Müsîeân, doğru kapînâ gelmişem:
Lütfün dilerim El'aman, doğru kapına gelmişem.

Geldim kapînâ bir garip, derd-î dil'e Sen'sin tabib,
Reddeyleme Sen Yâ Mücib, doğru kapına gelmişem.

Bir bende'yim gayet zelil, rûy'im siyah ve hem hecîl
Şah Nakşibertdimdir delîl, doğru kapînâ gelmişem.

Derd-i dii'e sensin deva, dil hastasına ver şifa,
Yarab, bihakk-i Mustafa, doğru kapına gelmişim.

Yandım ilâhî el aman, nâr-i firak'a ben yanam,
Kârımdürür ah-û figan, doğru kapına gelmişim.

Çektim siva'dan ben elî, buldum sana doğru yolu
Münkir bana desün, deli... doğru kapına gelmişim.


Çektim bu denlhu firkati, bahşet ilâhi vuslatı
Yarab, habibin hürmeti, doğru kapına gelmişem.

Bedri gedayım ben zelil, kılmış beni cürmün alil
Rahm'it bana sen ya Celil, Doğru kapına gelmişem.


Hafız Osman Bedrettin

 

Tüm Hakları Saklıdır © 2007 - Bu Sitenin Tüm Sorumluluğu Aydın ŞİMŞEK\'e aittir.