El-Aziz Samini - Hoşgeldiniz - El-Aziz Samini

 

 

 

-HOŞGELDİNİZ-

El-Aziz Samini
Açılış sayfası yapın Sık kullanılanlara Ekle Bize Yazın Siteyi Arkadaşına Öner

HALİT HOCA EFENDİ


HOCAEFENDİNİN 2. SENEİ DEVRİYESİ TALİP HOCANIN DUASI


VİDEOLAR
HOCAEFENDİNİN 1. SENE ANMA PROGRAMINDA
 TALİP DARTAY HOCAMIZIN HATİM DUASI
http://youtu.be/3Ycra-moX3M


HOCAEFENDİNİN VEFATININ 1. SENE ANMA PROGRAMI  http://youtu.be/WYMQ5Q6zFj8


TALİP- HOCAEFENDİ  http://youtu.be/yT29bqkm5bU

HOCAEFENDİ   http://youtu.be/M8aRrNEm-K8
HALİD ÇAKMAK  http://youtu.be/7wgowg1vPuQ
HALİD HOCA EFENDİ 1  http://youtu.be/qA_fq9kOoNA
ELAZIG IN MANEVİ DİNAMİKLERİ  http://youtu.be/JlGqmbF3faI
HALİD HOCA EFENDİ 2    http://youtu.be/cBv3uwyj9uU

Hatme halit hoca efendi  http://youtu.be/oog7hx_pII8

Halit hoca efendi3  http://youtu.be/shdy0E-sX 

HALİT HOCAFEDİNİN CENAZE GÖRÜNTÜSÜ http://youtu.be/f7LNBXSJmEs

HALİT HOCAEFENDİDEN DERLEMELER
http://youtu.be/1p98Yt1uCis

Elazıg eski müftülerden Hacı Ömer BİLGİNOGLU
 http://youtu.be/GGuC21zjFxA

İçerik

 

Duyurular

Şu an bu bloğun içeriği yok.

Üyelik

Kullanıcı Adı

Şifre

Üye Değilseniz? Hemen Tıklayın.

Toplam Ziyaret

Şu ana kadar
456484
sayfa izlenimi aldık. Başlangıç: Şubat 2007

On-Line Durum

Şu an sitede, 7 ziyaretçi bulunuyor


Cuma Vakti Ticarete Ara Vermek


Kur’an’da kesin emir vardır, cuma günü cuma ezanı okununca alış veriş, ticaret, dünya işleri bırakılır ve camiye, Allahı anmaya ve O’na ibadet etmeye gidilir.

Zamanımız Müslümanlarının büyük kısmının bu emre uymadıklarını, cuma ezanı okunduktan sonra ticarete, alış verişe devam ettiklerini üzüntüyle görüyoruz.

Cuma ezanı okununca ideal İslam şehrinde bir hareket başlar, dükkanlar, işyerleri, atölyeler, bürolar kapatılır; halk akın akın camilere seğirtir. İstanbulda böyle bir durum yok. Cuma ezanı okunuyor, caddeler sokaklar meydanlar insan selleri ile dolu, dükkanlar açık, lokantalar muhallebiciler, pastahaneler, kahvehaneler çalışıyor, otobüsler otomobiller vızır vızır işliyor.

Din eğitimi almamış, islamî kültürü olmayan halkımızı fazla kınamıyorum ama sofu, dindar, dini bütün geçinenleri bu konudaki ihmal ve teseyyübleri dolayısıyla çok kınıyorum, çok ayıplıyorum.

Diyanet İşleri Başkanlığının bu konuda halkı uyarması, aydınlatması, bilgilendirmesi gerekmez mi?

İslamî cemaatler, tarikatlar, vakıflar, dernekler, gruplar da bağlılarını uyarmalıdır.

Cuma ezanı okunduktan sonra alış veriş yapmanın günah olduğu, bu esnada kazanılan paranın hayırsız ve bereketsiz olacağı mü’minlere anlatılmalıdır.

Birkaç defa yazdım. Kumkapı’da ana caddede Nişanca camii yakınında Mihman isminde bir Özbek-Uygur lokantası var. Cuma günü, öğleyin namaz vaktinde bir saat kapanıyor. İçeride bulaşıkçı hanımları bile bırakmıyorlar. Özbek Uygur kökenli kardeşlerimiz yapabiliyor da biz yerliler yapamıyoruz?

1968’de BUGÜN gazetesinde Cuma vakti dükkanlar kapatılsın, dünya hayatı durdurulsun konulu bir makale kaleme almıştım. Hemen ağır ceza mahkemesine verilmiştim, ağır hapis cezası ile cezalandırılmam istenmişti. Günümüzde din üzerinde böyle baskılar yok; Cumhurbaşkanı, Başbakan, devlet büyükleri bile namaz kılıyor. Öyleyse bu hürriyetten yararlanarak niçin dinimizin emirlerini yerine getirmiyoruz?

Cuma vakti dükkanı kapatırsak zarara uğrarmışız… Ne büyük gaflet, ne korkunç kuruntu!... Asıl zarar dükkanı açık tutmakta, Cuma vakti ticaret yapmaktadır.

Bendeniz din hocası değilim, fakihlik taslamıyorum. Bu yazdıklarımı, ilmihalini öğrenen, bilen her sade Müslüman söyleyebilir. Hem de söylemelidir. Vazifem, kendime pâye vermeden, âmirlik taslamadan kardeşlerimi uyarmaktır. Bunu yapmaya mecburum. Çünkü, Cuma ezanı okunduktan sonra alış verişe, ticarete devam etmek, dükkanları, işyerlerini açık tutmak; Kur’anın, Sünnetin, Şeriatin kötü gördüğü, nehy ettiği haram ve çirkin bir şeydir. Bu konuda nehy-i münker vazifemi yapmazsam sorumlu olurum.

Kumkapıdaki Mihman lokantası, oraya her gittiğimde müşteri dolu… Cuma günü öğleyin bir saat kapandığı için hiç de zarar etmiyor. Güzel bir örnek oldukları için sahiplerini tebrik ediyor, Cenab-ı Hak’tan sıhhat, selamet ve afiyet diliyorum… (Vakit namazlarının ezanları okununca, Mihman personelinin bitişikteki camiye gitme hakkı vardır…)

(İkinci Yazı)

Liseli ve Üniversiteli Müslüman Gençlere

Faydalı ve hayırlı bilgi ve kültür büyük bir güçtür. Kim bilgili ise o kuvvetlidir. Bilgi, düşmanlara, şeytanlara karşı en tesirli ve koruyucu silahtır.

Bu yazıyı liseli ve üniversiteli Müslüman gençler için yazıyorum. Var güçleriyle bilgili, kültürlü olmaya çalışsınlar. Bu bilgi ve kültürlerini hayata uygulasınlar. Yani hem bilgili, hem ahlaklı olsunlar.

Bugünkü tağutî eğitim sistemi ile bilgili ve kültürlü olmak çok ama çok zordur. Müslüman alimler, zenginler, liderler, ziyalılar genç nesilleri bilgili ve kültürlü yetiştirmek için seferber olmalı, etkili çare ve çözümler bulmalıdır.

Faydalı ve hayırlı bilgeler ve kültür nedir?

Birincisi: Sahih=doğru inançlardır… İkincisi: Doğru din kültürüdür… Üçüncüsü: Doğru genel kültürdür.

Bunları kendi kendine kitaplardan okuyup öğrenmek çok zordur. Mutlaka kamil ve ehliyetli hocalardan, üstadlardan okuyup öğrenmek gerekir.

Ümmet cahil kalırsa zilletten, esaretten, ezilmekten, yenilgiden kurtulamaz.

Faydalı, hayırlı hayli bilgi öğrenmiş ama bunları hayata uygulamıyor. Böylesi çok eksik bir Müslümandır.

Faydalı bilgilerin ana kaynağı nedir? Allahın kadim kelamı olan Kur’andır. Sonra Resulullah Efendimizin (Salat ve selam olsun ona) Sünnetidir, mütevatir ve sahih hadisleridir. Daha sonra icazetli alimlerin ve mürşidlerin bu iki kaynağa dayanan kitaplarıdır.

Faydalı ve hayırlı bilgi ve kültürde aklın yeri nedir? Akıl kaynak değildir, âlet ve vasıtadır. Bir insanda ne kadar fazla selim akıl varsa, o nispette bilgili ve kültürlü olur.

Kültürlü ve bilgili bir Müslümanın beyninde en az on bin doğru kültür referansı olmalıdır. (Orta seviye 20, yüksek seviye 30 bin referans…)

Faydalı ve hayırlı ilmin, bilginin, kültürün ana aleti yazılı edebî zengin Türkçedir, Osmanlıcadır. Osmanlıca bilmeyen, eski kitapları okuyamayan, 19’uncu asır Türkçesini çok iyi bilmeyen, Fuzulî divanını okuyup anlayamayan Müslüman bir genç kesinlikle zengin ve geniş kültürlü olamaz.

Müslüman gençlere sadece burs vermek, onlara yurtlar yapmakla iş bitmez. Önemli olan onları faydalı ve hayırlı ilimlerle, geniş bir kültürle, yüksek ahlak ve karakterle mücehhez kılmaktır.

İngiltere’de lise ve üniversite bitirmiş bir İngiliz genci Shakespeare’i okuyamazsa ona bilgili ve kültürlü denilebilir mi?

Tekrar ediyorum: Bu yazımı Türkiyeli Müslüman gençler için yazıyorum. Dinsizler, ateistler, sekülerleşmişler, çağdaşlar, dinden kopmuşlar Osmanlıca öğrenmek istemezlerse bu onların bileceği bir iştir. Müslüman gençlerin Osmanlıca konusunda tercih hakları yoktur. Mutlaka inşaallah öğrenmek zorundadırlar.

Uzmanlık dalları mühendislik ve matematik olsa bile Müslüman gençler edebiyat, tarih, din, tasavvuf, beşerî ve iktisadî coğrafya, sanat, mimarlık, şehircilik, hukuk kültürüne sahip olmalıdır.

Şunu da belirteyim ki, parayı, malı, zenginliği, menfaati delicesine seven, bunlara çılgınca âşık olan kimseler, kültürlü olsalar bile bir işe yaramazlar, onların faydadan çok zararı dokunur. Böyleleri bilgili ve kültürlü canavarlardır.

Ah keşke, keşke faydalı, hayırlı bilgilerle mücehhez (silahlı) vasıflı gençler yetiştirecek İslam mekteplerimiz olsa…






CAMİLERİMİZİN GÜLLERİYLE ÇAY MUHABBETİNDE BULUNDUK TAKDİR ALAN ÖGRENCİLERİMİZİ ÖDÜLLENDİRDİK CAMİLERİMİZ BUNLARA HASRET ÇOCUKLARIMIZI CAMİYE YOLYALIMKİ CAMİLERİMİZ ŞENLENSİN (5 fotoğraf)
Elaziğ CAMİİ ve Kur'an KURSU Dernekleri Federasyonu'nun fotoğrafı.
Elaziğ CAMİİ ve Kur'an KURSU Dernekleri Federasyonu'nun fotoğrafı.
Elaziğ CAMİİ ve Kur'an KURSU Dernekleri Federasyonu'nun fotoğrafı.
Elaziğ CAMİİ ve Kur'an KURSU Dernekleri Federasyonu'nun fotoğrafı.










İNANCIN,AZMİN,İHLASIN MÜKAFATI

20 SENE EVVEL KENDİLERİNİ İSLAMA ADAMIŞ BEŞ KIZ KARDEŞİMİZİN BODRUMLARDA BAŞLAYAN VE 28 ŞUBATTAN NASİBİNİ ALAN VE HİÇ BIKMADAN CESARETLE MÜCADELE EDEN , KAÇTANE KURSU KAPANAN VE İNDINA MÜCADELE EDEREK KIZLARIN... KENDİ YAPTIRDIGI KIZ MEDRESESİNİN AÇILIŞINA KATILDIK RABBİM KENDİLERİNDEN HAYIR SAHİPLERİNDEN RAZI OLSUN BİZ ERKEKLEREDE YENİDEN İSLAMİ ŞEVK ÇALIŞMA AŞKI VERSİN ÖZGÜRLÜK GELDİ BİZDE GEVŞEKLİK HAT SAFHAYA ULAŞTI ELAZIGIMIZA HAYIRLI OLSUN
FEDERASYON BAŞKANI
AYHAN ŞİMŞEK
Devamını Gör
(6 fotoğraf)
Elaziğ CAMİİ ve Kur'an KURSU Dernekleri Federasyonu'nun fotoğrafı.
Elaziğ CAMİİ ve Kur'an KURSU Dernekleri Federasyonu'nun fotoğrafı.
Elaziğ CAMİİ ve Kur'an KURSU Dernekleri Federasyonu'nun fotoğrafı.



























ELAZIĞ BELEDİYE BAŞKANIMIZIN CENAZELERİ EVİNDEN ALIP YIKAMA,KEFENLEME VE DEFİN İŞLERİNİ BEDAVA YAPMASI BÜYÜK BİR HİZMETTİR. BİZ FEDERASYON OLARAK CAMİLERİMİZİN GASİLHANE VE MORGLARI BELEDİYEMİZİN HİZMETİNDEDİR BU UYGULAMADAN DOLAYI BELEDİY...E BAŞKANIMIZI KUTLAR VE DAHA NİCE HİZMETLERE DAİM OLMASINI CENABI ALLAH'DAN DİLERİZ
FEDERASYON BAŞKANI
AYHAN ŞİMŞEK
Devamını Gör
Fotoğraf: ELAZIĞ BELEDİYE BAŞKANIMIZIN CENAZELERİ  EVİNDEN ALIP YIKAMA,KEFENLEME VE DEFİN İŞLERİNİ BEDAVA YAPMASI BÜYÜK BİR HİZMETTİR. BİZ FEDERASYON OLARAK CAMİLERİMİZİN GASİLHANE VE MORGLARI BELEDİYEMİZİN HİZMETİNDEDİR BU UYGULAMADAN DOLAYI BELEDİYE BAŞKANIMIZI KUTLAR VE DAHA NİCE HİZMETLERE DAİM OLMASINI CENABI ALLAH'DAN DİLERİZ
                                                    FEDERASYON BAŞKANI
                                                        AYHAN ŞİMŞEK




Ben de Charlie’yim Diyen İmamın Arkasında Namaz Kılınır mı?



FRANSADA bazı “resmî” laik imamlar “Hepimiz Charlie’yiz” modasına uymuşlar… Böyle imamların arkasında namaz kılınır mı?.. Cevap: Charlie İslama ve Resulullah Efendimize (Salat ve selam olsun ona) hakaret eden bir yayın organıdır. Binaenaleyh ben de Charlie’yim diyen bir Müslümanın dinden çıkmış olmasından korkulur, onun ardında cemaat olunup namaz kılınmaz.

Türkiyemizde de “Ben de Charlie’yim…” diyenler var, onları ne yapacağız?.. Onların bir kısmı agresif=saldırgan İslam düşmanıdır. Bir kısmı ise gafildir ve aldatılmıştır. Aklı az da olsa, hiçbir Müslüman, ben Charlie’yim demez.

Soru: Sen terörü doğru mu buluyorsun?.. Cevap: Terörü doğru bulmuyorum ama saldırgan İslam düşmanlarını da aklamıyorum. Âdil düşünüyorum.

Charlie’nin Resulullah Efendimize saldırması sonucu meydana gelen hadiseler karşısında İslam dünyasının tepkisi yeterli olmuş mudur?.. Olmamıştır. Çünkü İslam dünyası paramparçadır ve kırsal kesim kültürü hakimdir.

Ankara’nın bu konudaki durumunu ve tutumunu nasıl buluyorsun?.. Doğru bulmuyorum ve desteklemiyorum. Adnan Menderes Demokrat parti iktidarının Cezayir kurtuluş savaşında sömürgeci Fransayı desteklemesi gibi bir şey oldu…

Müslümanlar bu olup bitenlerden gerekli dersleri aldılar mı dersiniz?.. Diyemem. Müslüman Aleminde birleşip tek bir Ümmet olmak konusunda hiçbir kıpırdanma, faaliyet ve ciddî teşebbüs yoktur. Ümmet birliği kurulmadan ve işler ehliyetli kimselere verilmeden, bu ehliyetli kimseler işleri istişare=danışma ile görmeden ıslah, iyileşme, düzelme, necat, felah olmaz.

Hâtemü’l-Hülefa olan merhum Sultan Abdülhamid Han hazretlerinin devr-i saltanatında Pariste, Voltaire’in Peygamberimizi tahkir eden piyesi sahneye konulmak istenmiş, dindar Padişah bunu duyunca baskı yapmış ve mani olmuştu. Şimdi ne Osmanlı devleti var, ne Hilafet, ne de Sultan Abdülhamid…

Charlie’nin İslama ve Peygambere yaptığı hakaretler bir kere göstermiştir ki, İslam dünyası aksiyon değil, reaksiyon ve tepki dünyasıdır, o da yeterli reaksiyon ve tepki değildir, son derece cılızdır.

Müslümanların aksiyon olmaları gerekir. Aksiyon Müslümanının bilgi ve kültür boyutu güçlü, ahlak ve karakteri yüksek, estetik ve sanatı düşmanlarından üstün olmalıdır. Bunlar olmazsa aksiyon olmaz.

Bir ilahiyatçı Hürriyet gazetesine beyanda bulunmuş, “Onlar Müslümansa ben Müslüman değilim” mealinde bir laf etmiş. Acayip bir laf… Sorumsuzca sarf edilmiş bir cümle.

Bir Müslüman terörizmi kınarken, İslam düşmanlarını aklamamalı. Madalyonun iki tarafına da bakmalı.

Büyük günahlar Ehl-i Sünnet mezhebine göre kişiyi dinden çıkartmaz. Yeter ki, günahı helal kabul etmesin.

Paris’teki Charlie hadisesinde on iki kişi öldü. Madalyonun arka tarafında son otuz senede öldürülen on iki milyon Müslüman var. On iki milyon Müslüman için feryat etmeyip de, Resulullah Efendimize hakaret edenlerin yasını tutmak bir Müslümana yakışmaz.

İslam’da terör yoktur ama azılı, agresif, provokatör, anarşist, nihilist İslam düşmanlarına acımak ve sempati beslemek de yoktur.

İlahiyatçımız Papa kadar olamadı. Papa, “Benim anama söven, suratına inecek yumruğa hazır olsun” dedi.






Sen Önce Kendini Kurtarmaya Bak

New York’ta İkiz Kulelerin yıkılmasından sonra ihtida (İslamı kabul) vak’aları artmıştı… Paristeki Charlie hadisesinden sonra da artacağını sanıyorum.

İslam kurtuluş dinidir. İslama giren ve elinden geldiği kadar onu hayata uygulayan kimse ebedî saadete ulaşır.

İslamın dışında necat ve felah yoktur.

İslam, Hz. Muhammed (Salat ve selam olsun ona) ile başlamış değildir. İlk insan ve ilk Peygamber Hazret-i Âdem’den bu yana İslam vardır. Değişen, dünya hükümleriyle ilgili füruattır. Hz. Muhammedin Şeriatının hükümleri Kıyamete kadar geçerli olacaktır.

İslamda cihad fi sebilillah vardır ama terör yoktur.

İnsanlık tarihinde savaşsız zaman yoktur. Savaş bir realitedir.

Hıristiyan dünyası, 1492’den sonra Amerika yerlilerinin çok büyük bir kısmını kırıp bitirmişti.

Sömürgeci büyük devletler korkunç kıyımlar yapmıştır.

Osmanlı İslam devleti ve Hilafeti sömürgeci değildi, bir “Milletler Birliği” bir “Pax Islamica” idi.

Osmanlı yıkıldıktan sonra Balkanların, Ortadoğunun haline bakınız.

Müslümanlar geri kalmıştır ama bunun sebebi İslamdan değildir, İslamdan uzaklaşmalarındadır.

Şu anda dünya üzerinde on ayrı medeniyet vardır. İslam medeniyeti bunlardan biridir.

Batı medeniyeti örnek, ideal, insan boyutlarına ve fıtrata uygun iyi bir medeniyet değildir. Batı medeniyeti Allah ile bağlarını kopartmıştır.

Süper devlet ABD’de ve Avrupada çöküş alametleri görülmektedir.

İslam düşmanları Müslümanların birleşmesini istemiyor.

Müslümanların İslama göre yaşamalarını istemiyor.

İslam dünyasında vasıflı, güçlü, idealist Müslümanlar yetişmesini istemiyor.

İslam dünyasının durumu hiç parlak değil. Müslümanlar ile İslam arasında büyük seviye farkı var. İslam yüksekte, Müslümanlar geride aşağıda kalmış.

Buna rağmen Hıristiyan ülkelerde ihtida vak’alarının sayısı arttıkça artıyor.

Âhir zamanda güneş batıdan doğacakmış…

Mekke müşrikleri de İslamı, Kur’anı, Hz. Muhammedin risaletini kabul etmemişler, karşı çıkmışlardı ama sonunda İslam galip gelmişti.

Sovyetler Birliği İslam düşmanı bir süper güçtü. Sonunda çöktü yıkıldı.

Dünyadaki bütün İslam düşmanı güçler gümbür gümbür yıkılmaya mahkumdur.

Müslümanlar Kur’ana ve Sünnete yapışmazlarsa büyük çöküşte, onların bir kısmı da enkazın altında kalabilir.

Tarih ibretlerle doludur. Birinci Haçlı seferinde Kudüs’ün elden çıkması, Hülagû ordusunun Bağdadı ele geçirip halkı katl etmesi, Balkan harbinde Rumelinin elden çıkması, Ortadoğuda İslam Osmanlı birliğinin yıkılması… Bunlar hep ibrettir, derstir.

Allahın koyduğu sınırlar vardır, bunları aşanlar tokat yer… Kur’anın emirleri, yasakları, öğütleri, hükümleri vardır, bunları çiğneyenler sille yer…

Mülk Allahındır, dilediğine verir, dilediğinden alır, kimini aziz, kimini zelil kılar.

Ümmet olamayan Müslümanlar cezalarını çeker.

Öyle belalar ve musibetler gelir ki, sadece zalimlere isabet etmez, toptan gelir, kurunun yanında yaş da yanar.

Ehl-i Beytten büyük bir zat zuhur eder, İsa aleyhisselam nüzul eder, büyük kanlı savaş olur, buna katılanların yüzde biri geri döner.

Büyük nehrin altından hazineler çıkar, bunları devşirmeye koşanlar helak olur.

Deccallar, kezzablar, Tağutlar, Nemrudlar, Firavunlar, Hamanlar…

Dünya hep bu minval, bu reviş üzere gitmez. Birinci dünya savaşından sonra ikinci dünya savaşı olur, ikincisini üçüncüsü takip eder.

Müslümanlar yenilebilir ama İslam, Kur’an, Hz. Muhammed Mustafa yenilmez.

Maddî saltanatlar yıkılır, mânevî saltanatlar yıkılmaz.

Âsümana bak, orada sana gönderdilmiş mektuplar göreceksin, oku onları.

Kulağını yere daya, sesler gelecek dinle.

Kur’ana bak, seni uyarıyor… Sünnet’te senin için çok nasihatler var.

Şeytana, nefsine, Tağuta, Deccala uyma sakın, ebedî perişanlığa uğrarsın.

Sen yaratılmışsın, senin bir Yaratıcın vardır, seni niçin yaratmış, senden ne istiyor, emirleri yasakları öğütleri nelerdir. Bunları öğren kendini derle topla. İkiz kuleler, Charlie’ler, dedikodular, polemikler, Zeyd ile Amr’ın bitmez tükenmez kavgaları, fanî koşuşturmalar, ileride yıkılmak üzere yapılan binalar, bırak bunlarla ömür tüketmeyi.

Doğdun, zamanı gelince öleceksin… Doğmak ve ölmek, bunların senin elinde değil. Ölümle varlık sona ermiyor. Hesap var kitap var, sorgu sual var. Sen öncelikle kendini, çoluk çocuğunu, yakınlarını kurtarmaya bak.

Ebedî mutluluğu kazanmak. İşte en büyük mesele.

Selam hidayet üzere olanlara olsun.











Tevazu Kurtarır

Gurur ve Kibir Batırır

TEVAZU, alçak gönüllülük öyle güzel bir ahlak ve fazilettir ki, mağrurların kibirlilerin küçük dağları ben yarattım diyenlerin lüks ve ihtişam meraklılarının pek dikkatlerini çekmez.

Tevazu, bir insan ve bir Müslüman için zarurî=zorunlu bir fazilettir.

Büyüklük, Kibriya Allaha mahsustur. Büyüklük taslayan, gurur ve kibir sergileyen kimse Allaha isyan etmiş olur. Allah gururlu ve kibirlileri sevmez.

Batılılar Kanunî Sultan Süleymana “Muhteşem Süleyman” derler, onun ihtişamı temsil ettiği devletin ihtişamıdır, şahsının değil.

Gurur ve kibir iyi, kurtarıcı, münci övülmüş bir huy değildir; helak edici, batırıcı, kötü bir huydur. Kur’an ve Sünnet tevazuu övüyor, gurur ve kibri yeriyor, mü’minleri uyarıyor, aydınlatıyor.

Ey zengin ve varlıklı Müslüman!... Sana gurur ve kibir veren müzeyyen (ziynetli), ihtişamlı, lüks evin zararlıdır… İhtiyacının kat kat üstünde olan o lüks ve pahalı otomobilin zararlıdır… Lüks ve şatafatlı yazlığın da öyledir… Lüks, pahalı, israflı mobilyaların, eşyaların, giysilerin, hayat tarzın, konaklamaların hep zarardır senin için.

Nefs-i emmâren seni kör eder, şeytan seni içi ateş dolu uçuruma atar.

Din büyüklerimizin Kur’anın, Sünnetin, İslam hikmetinin ışığında yazdığı mübarek ve kurtarıcı kitapları okursan sana yakışanın tevazu olduğunu kesin şekilde anlarsın.

Fıkhın babası unvanıyla şereflenmiş İmam Âzam Ebû Hanife hazretleri kumaş ticareti ile meşgul olurdu, zengindi ama tevazu sahibiydi. Bazen iyi kumaştan elbise diktirir, onu namaz kılarken giyerdi, “Rabbimin nimetini tahdis için…” derdi.

Mütevazı ol, mânen yükselirsin. Lüks ve israf gurur ve kibre yol açar, bu iki kötü huy ise seni alçalttıkça alçaltır.

Tevazu tacını yitirip başına gurur ve kibir şeytanî külahını geçirince gözlerin görmez, kulakların işitmez olur, kalbin paslanır taşlaşır. Eviyle, yazlığıyla, otomobiliyle, mobilyalarıyla, markalı giysileriyle, konakladığı bol yıldızlı içkili otellerle övünen bir insan müsveddesi haline gelirsin.

Mânevî derecesi yüksek ne kadar olgun Müslüman gördüysem hepsi de mütevazı idiler. Onlar gibi olmakta bilsen senin için ne büyük yarar var.

Vasıflı bir Müslümanın en büyük ziynetleri faydalı ilimdir, irfandır, hikmettir, ibadettir, ihlastır, mürüvvettir, Kur’ana ve sünnete uygun bir hayat sürmektir, hayır hasenat yapmaktır, Allahın kendisine verdiği nimetleri paylaşmaktır, dilini tutmaktır, iffetli ve hayalı olmaktır, iman ve Kur’ana ihlasla hizmet etmektir.

Her gün sabah akşam “Mütevazı olmalıyım, mütevazı olmaya çalışacağım… Gururdan, kibirden, lüks ve israftan uzak duracağım…” demeyi ihmal etme. Bu konuda Allahtan yardım iste.

“Mazhar-ı feyz olamaz düşmeyicek hâke nebat

Mütevâzı olanı Rahmet-i Rahman büyütür.”








Gerçek Cumhuriyete Hıyanet

İslamî bir cihad hareketi olan Millî Mücadeleden sonra, 1923’te kurulan Cumhuriyet Halifeli bir İslam cumhuriyeti idi. Evet bir İslam Cumhuriyeti… Mahkemelerde Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyyeye, yani İslam fıkhına göre hüküm veriliyordu. Hafta tatili cumaydı. Müslümanların şapka giymesi yasaktı. Ramazanda gündüz vakti açıkta yiyip içenler tutuklanıyordu, liselerde Arapça okutuluyordu. Cumhuriyete en büyük hıyanet 1924’te, Ankara Millet Meclisi tarafından tayin edilmiş Halifenin yurt dışına kovulmasıyla yapılmıştır. Buna itiraz eden Trabzon mebusu (milletvekili) Ali Şükrü bey kalleşçe öldürülüp şehid edilmiştir.

Anadolunun nice yerlerinde Müslüman halk dinsizliğe karşı isyan etmiş, bu isyanlar kanla ateşle bastırılmıştır. Uyduruk olağanüstü mahkemelerde kanunsuz ve adaletsiz idam cezaları verilmiştir. Ülke terörle idare edilmiştir.

Asyanın doğusunda Japonya, kendi kimliğine ve kültürüne bağlı kalarak ilimde, teknikte, sanayide harikalar meydana getirirken, aynı kıt’anın batısındaki Türkiye yabancılaşmış, fakir ve geri kalmıştır.

Hakikî Cumhuriyet 1923 cumhuriyetidir.

O cumhuriyet millî kimlik ve kültüre saygı ve bağlılık üzerine kurulmuştu.

O cumhuriyet çoğulcu ve demokrat idi.

O cumhuriyetin millî kanunları vardı.

O cumhuriyet âdil bir cumhuriyetti.

O cumhuriyet halkına merhametli ve şefkatli bir cumhuriyetti.

O cumhuriyette aydınlar, gazeteciler, düşünürler tartışabiliyor, mes’eleleri müzakere edebiliyordu.

Bu birinci Müslüman cumhuriyetten sonra tek parti hakimiyeti gelmiş, düşünce ve ifade hürriyeti kaldırılmış, cumhuriyetin ancak ismi ve resmi kalmıştır.

İslama ve dindar Müslümanlara adeta savaş ilan edilmiştir.

Hahambaşı Haim Nahum doktrini tatbikata konulmuştur.

Moiz Kohen’in ideolojisi hayata geçirilmiştir.

İstiklal mahkemelerinin avukatsız duruşmalarında karakuşi idam kararları verilmiş, bu cezaya çarpılanlara Temyize (Yargıtaya) müracaat hakkı tanınmamış, zavallılar karardan birkaç gün sonra paldır küldür idam edilmiştir.

Medreseler, tekkeler kapatılmış, Ezan-ı Muhammedî okumak yasaklanmış, Ayasofya müze haline getirilmiştir.

O tarihlerde din hürriyeti istiyorum demek ağır cezalık bir suçtu. Halk sefalet içinde, işçiler eziliyor demek ise komünistlikti, cezası zindandı.

O günleri övenler, o karanlık devrin geri gelmesini isteyenler, çok sevdikleri Nazım’ın on beş sene zindanda kaldığını niçin hatırlamak istemiyor?

O devirde işçilerin hiçbir hakkı yoktu… Zonguldak kömür madenlerinde civar halkına mecburî işçilik yaptırıyordu, kaçanlar asker kaçağı muamelesi görüyordu.

Sanki bu memlekette millî bir kanun yapacak hukukçu yokmuş gibi, İsviçre Medenî Kanunu tercüme edilmiş, millî ve sosyal yapımıza uymayan bu metnin başına Türk medenî Kanunu yazılarak yürürlüğe konmuştu. Buna itiraz etmek mi? Böyle bir şeye kimsenin haddi yoktu.

Millî Şef İsmet İnönünün hanımı Ankaradan İstanbula özel Beyaz Treni ile geldiğinde, bu haberi birinci sayfada değil, üçüncü sayfada verdiği için Tasvir gazetesi kapatılmıştı.

İsmet paşanın oğlu Teknik Üniversitede okurken, Dolmabahçe Sarayını tek başına yurt olarak kullanıyordu. Eski şehzadelerin böyle bir lüksü yoktu.

Büyüklerden birini kardeşi olan Kambur Rıza nasıl milyarder olmuştu?

Ömürleri boyunca ticaret yapmamış birileri nasıl dünya çapında zengin oluvermişti?

General Muğlalı doğu hududunda 33 vatandaşı sorgusuz sualsiz yargısız nasıl kurşuna dizdirmişti?

Sabahattin Ali’yi nasıl öldürmüşlerdi?

Gerilikler, fakirlikler, hürriyetsizlik, zulüm, keyfilik Türkiyesi…

Müslüman çoğunluğun zulüm altında kan kustuğu, mutlu egemen azınlıkların altın çağı.

Temel insan haklarının ayaklar altında tahkir edildiği bir devir.

Dinsiz kara faşizm yılları…

İnsanların düşüncelerinden, inançlarından, dinlerinden dolayı ezildiği o karanlık günler.

Size bir soru daha: İngiltere krallık, orada laiklik yok, peki bunca demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü nasıl oluyor orada?... Hani laiklik demokrasinin olmazsa olmaz şartıydı?

O cehennemî devre geri dönmek mi?... Allah bizi böyle bir felaketten korusun.

Müslüman halk istemiyor… Sizin olsun, sizin olsun…






Charlie Hebdo ve Haçlı Kültür Saldırganlığı

BİRsüredir dünyamızı işgal eden bir olayın ardından, bir bahane ile İslâm’ın ve Müslümanların acımasızca hedef hâline getirildiği vahim bir durumu yaşıyoruz. İşlenen cinayet ilk değil son da olmayacak. Bu her zaman olabilen durumlardan sadece biri. Gergin bir dünyada, yaşanan kimi yanlışlıkların, haksızlıkların, zulümlerin veya kaza durumlarının kaçınılmaz olduğu olacağı bir gerçek. Bunların en zor ve içinden çıkılmaz olanı bu gibi olayların başka bir duruma dönüştürülmesi.

Emperyalizm ve kimi servisler olayları kurguluyorlar, sonra da sahneliyorlar. Kitleler veya dünya kamuoyunun dikkati olayın kendisine yoğunlaşıyor. O zaman sağlıklı düşünülemiyor.

Charlie Hebdo olayı elbette kabul edilebilir bir durum değil. Değil ama ne yazık ki bu olay tam bir Haçlı saldırganlığına dönüştü. Bir ölüm olayının bütün Avrupa ve hatta Katolik dünyayı ayağa kaldırdığı ve artık Müslümanlara karşı bir savaşa dönüştürüldüğü ortada. Paris Yürüyüşü bir Haçlı ayaklanmasıdır. Bunun başka bir tanımı olamaz.

Bunu salt Haçlılık ile tanımlamak sınırlamak oluyor. Çünkü bu işin içinde kimi servislerin de olduğu biliniyor. Siyonizm saldırganlığının bu eylemde öne çıkması bunun bir diğer yanı.

Paris Yürüyüşü ile bir cadı avı başlatıldı. Hıristiyan dünyada Müslümanlara soluk aldırılmıyor. Medeniyetler Eş Başkanı İspanya Başbakanı bir anlaşmayı bozdu.

Charlie Hebdo’nun dört milyon adet basımı yapılarak satışa sunulması, Peygamberimize hakaretin süreklileştirildiği ve hatta daha bir saldırganlaştırıldığı da ortada. Bu, tam bir Haçlı kültür saldırganlığına dönüştü. Müslümanlar ise kendi Peygamberlerini ve dinlerini savunma, kollama, anlatma hakkından yoksun bırakıldı. Müslümanlar da buna razı gibi. Müslümanlara önderlik yapacak ve Müslüman birlikteliğini sağlayacak büyük direniş sağlayacak kimse de yok. Müslümanların peygamberlerine, değerlerine saldırganlık Haçlı ruhu bakımından meşru. Ne yazık ki Müslümanlar bir kompleks ile kendilerini savunmaktan bile kaçınıyorlar. Türkiye de ne yazık ki çok parçalı. Her parça birbiriyle çekişiyor.

Danimarka ile yaşanan krizde İstanbul’daki yürüyüş büyük bir çıkıştı. Bu bütün Müslüman dünyayı sardı. Ve Haçlılarda bir geri çekilme bile yaşandı. Ne yazık ki şimdi, Müslümanlar Peygamberlerine yapılan bu saldırıya karşı aynı tepkiyi veremiyorlar. Bu bir gaflet. Çeçenistan’da nüfusu kadar insanların sokaklara dökülmesi elbette övünçle karşılanır. Ama bu Türkiye’ye ve insanına ne oluyor?

Paris Yürüyüşü’ne Haçlı emperyalistleri ile katılma bir oyunu bozmuyor ne yazık ki bir oyunun parçası haline geliniyor. Aynı yürüyüşe katılan Netenyahu olayın üzerinden çok geçmeden Suriye sınırına girerek Hizbullah’a karşı bir saldırıda bulunuyor. Öldürülen Yahudilerden daha çoğunu orada katlediyor. Ama dünyada hiç kimsenin kılı kıpırdamıyor. Bir başka ülkenin sınırlarını ihlal ediyor ve insanları öldürüyor. Onların Müslümanları öldürme hakkı mı var, böyle bir kuralı mı var Batılıların?

Hazreti Peygambere Haçlılar saldırılarını sürdürüyorlar. Üstüne üstlük yerli Haçlı ruhlular onlara eşlik ediyor. Müslümanların Peygamberine hakaret karikatürlerini yayıyorlar ve taşıyorlar. Büyük bir ayaklanma başlatıyorlar. Müslümanlar ise bastırılıyorlar. Üstelik bunu kendi kendimiz yapıyoruz.

17 milyonluk İstanbul’da miting meydanlarında milyonlar toplayan iktidar ve yanlıları Peygamber ve İslâmî değerler söz konusu olunca neden susuyorlar? Neden dünya Müslümanlarına öncülük yapacak büyük bir yürüyüş gerçekleştirilmiyor? İçleri neden hiç acımıyor, Peygamber onların Peygamberi değil mi? Paralel diye yürüttükleri savaşın onda birini bu alanda verseler olmaz mı?

















Sosyal Barışa Bomba Koyanlar



beyinsizlik ve medeniyetsizlik olmuştur.

Bu gazete sadece sıradan İslam düşmanı değil, çok ama çok agresif ve radikal İslam düşmanıdır.

Bu son hareketiyle sosyal barış ve mutabakata bomba koymuştur.

Müslüman halk çoğunluğunu hiçe saymış ve onlara savaş ilan etmiştir. Yaptığı, kraldan ziyade kralcılık değil de nedir?

Onlarda zerre kadar adalet, insaf, bilgelik olsaydı, bu kışkırtıcı yayınları yapmazlardı.

Bu memlekette çeşitlilik vardır. Onlar bu çeşitliliğin birlikte yaşama irade ve ahdini dinamitlemiştir.

Onlar, gemiyi delecek ve batıracak aşırılıklar yapmıştır.

Ülkenin, millî kimlik ve kültürün dominant unsuru olan İslama böylesine saldırmak, Don Kişot’un yel değirmenlerine saldırmasından daha gülünçtür.

Yaptıkları normal, âdil, insaflı muhalefet değil, yıkıcı muhalefettir.

Muhalefet elbette lazımdır, hattâ zarurîdir ama böylesi değil.

M. Kemalci geçiniyorlar. Değildirler. M. Kemal’i gerçekten sevseler ve tutsalar, onu devirmek istemiş olan Nazım’ı da aynı anda delice sevmezlerdi. Hem Kemalci hem Nazımcı olmaları yaman bir çelişkidir.

Gemi su alıp batarsa, kendilerinin de boğulmayacaklarına dair bir garantileri var mıdır?

Fransadaki gazete nihilist, anarşist, fitneci, serseri mayın bir yayın organıydı; Türkiyedeki Charlie’ler daha nihilist. Beterin beteri.

Ülkemizde bir iç savaş çıkmasını mı istiyorlar?

Halkın iradesine ve isteğine niçin karşı çıkıyorlar?

Mevcut iktidarı istemiyorlarsa onu serbest seçimlerle devirme tercihini niçin göz ardı ediyorlar da Gezilere, sokak hareketlerine bel bağlıyorlar?

Onlar faşist vesayet ideolojisinin nihilist ve anarşist fedaileridir.

İspanya iç savaşında da böyle bir cephe vardı ve ülkenin canına okumuştu.

Onlar egemen azınlıkların borusunu çalıyor.

Onlar asker veya sivil darbelerden yanadır.

Onlar İslama karşı olan arkaik resmî ideolojinin meftunlarıdır.

Onların çoğu iki kimliklidir.

Ülkeyi uzun yıllar boyunca onlar idare ettiler de niçin Türkiyeyi Ortadoğunun Japonyası yapamadılar?

Hırsızlıktan, yolsuzluktan şikayet ediyorlar… Cumhuriyet’in başında Ankara Gar binasında Paşaları, namuslulukla kalkınma olmaz dememiş miydi?

Onların yaygaraları temizlik, dürüstlük, şeffaflık için değildir. Amaçları Türkiye pastasının büyük parçasını yemektir. Üç milyon azınlık pastanın yüzde seksenini, yetmiş küsur milyon ise yüzde yirmisini yesin. Öyle ya onlar Kemalist iki kimlikliler efendi ve rehber, Müslüman halk ise sömürge yerlisi, ikinci sınıf vatandaştır. 

• (İkinci yazı)

Adaletsiz Müslüman Kötü Müslümandır

Adalet İslamın temel değerlerindendir. Adalet değerini inkar eden kafir ve mürted olur. İnkar etmeden adaletsizlik ve zulm yapmak kişiyi dinden çıkartmaz ama kötü, günahkar, hatâlı, çürük ve moloz, değersiz ve vasıfsız Müslüman eder.

Adaletsizlikle olgun Müslümanlık bir arada olmaz.

Adaletsizlik eden Müslümanlar, Müslüman cemaatler görüyoruz.

Emanetleri yani makamları mevkileri müdürlükleri başkanlıkları vazifeleri hizmetleri ehil olmayanlara vermek adaletsizliktir, zulümdür.

Sınav sorularını çalıp, ehliyetsizleri memur yapmak adaletsizliktir.

Mü’minleri, bizden olanlar ve bizden olmayanlar diye ikiye ayırıp ötekileştirmek adaletsizliktir.

Ehil ve layık olmadığı başkanlığı ve memuriyeti kabul etmek adaletsizliktir.

Bizim cemaatimizden veya tarikatimizden olmayan salih ve âbid Müslümana düşmanlık etmek, onu dışlamak adaletsizliktir.

Yalan söylemek, iftira etmek, gıybet etmek adaletsizliktir, günahtır, zulümdür.

Ruhbanları erbab haline getirip putlaştırmak büyük adaletsizliktir.

Lüks, israf, aşırı tüketim, saçıp savurma sosyal adaletsizliktir.

Zekat vermemek adaletsizliktir. Zekatı Kur’ana Sünnete Şeriata fıkha aykırı olarak tüzel kişilere vermek yine adaletsizliktir.

Adalet denilince sadece mahkemeler, kanunlar anlaşılmasın. Adalet çok geniş bir kavramdır. Çocuğunu haksız yere azarladın, bu adaletsizliktir… Eve kedi aldın, bıkınca sokağa attın, adaletsizlik.

İyi, sâlih, olgun, vasıflı ve güçlü Müslüman adaletin mücessem heykelidir.

Kendisine güvenilmeyen Müslümanın adaletine de güvenilmez.

Allah ve Resulü, Kur’an ve Sünnet, Şeriat, İslam ahlakı ve bilgeliği bize adaleti emr ediyor. Adaletten şaşana, zulm edene yazıklar olsun.

Adaletsiz kişi, öncelikle kendisine zulm etmiş olur.

İnsanların içinde fitrî bir adalet duygusu vardır ama kötü toplumların kötü eğitimi bu duyguyu köreltir.

Çocuklarımızı âdil, insaflı Müslümanlar olarak yetiştirelim.

Gelecekte gerçek İslam mektepleri açılırsa, bunlarda mutlaka adalet ve hukuk dersleri okutulmalıdır. Hukuk mu? Evet, hukuk-i islamiyye.






İnsanlığa hürmeten

İnsanlık tarihinin en karmaşık, en dolambaçlı, en içinden çıkılmaz dönemi. Her şeyin ayan beyan olduğu, dünyanın bir ucunda en küçük ve sıradan bir olayın bile en kısa zamanda dünyanın öte ucuna vardığı bir zamanda nasıl oluyor da böylesine bir karmaşadan söz edebiliyoruz? Belki de çıkmazın en üzerinde durulması gereken yanı da bu. Çünkü her şey ortada gibi görünüyorsa da kimi olayların farklı bir yüze dönüştürüldüğü bir gerçeği yaşıyoruz. Nasıl ki bir fotoğraf karesi üzerindeki teknik oynamalarla başka bir yüz, çehre ve duruş ortaya konuluyorsa, olay ve durumların konumu da bu zamanda böyle.

İnsanlık dar bir alandan çok geniş bir alana kadar haber ağlarıyla varabiliyor. Bu varış insanlık adına sadece bilgi edinmeyi sağlıyor. Bunun ne denli sağlıklı olduğunu bilmeden. Bilse bile hızlı oluşan bir dalga her şeyi asıl niyetinden ve bakışından uzaklaştırıyor, bambaşka bir yöne doğru çeviriyor.

Güçleri ellerinde tutanlar her şeyi çıkara yaslıyor. Her durumdan ve olaydan çıkar devşirmeye bakıyorlar. İnsan ve insanlık onlar için önemli değil. Günümüzde insanlık insan gibi olmaya ve davranılmaya muhtaç. Oysa insanlık birbirine düşman. İnsanlığa, Sevgili Efendimizin ve arkadaşlarının bakışıyla bakmakla yükümlüyüz. Bu bir zorunluluk. İnsanlığı salt çıkar aracı gibi gören anlayışlardan uzaklaştırmak insanın kendi hakkı olanını sağlamak ve kavuşturmak Müslümanların sorumluluğunda.

Hazreti Ali Efendimiz sabah namazına gitmek üzere evinden çıktığında, yolunun üzerinde ağır adımlarla yürüyen bir Yahudi ile buluşuyor. Yahudi yaşlı ve ağır adımlarla yürüyor. Vaktinin daralması ve namaza yetişmesi gerektiği halde yaşlı Yahudi’nin önüne hürmeten geçemiyor. Ağır adımlarla onu izliyor. Efendimiz farz namazın ilk rekâtında. Cebrail, Efendimizin omzuna dokunuyor kulağına fısıldıyor namazı uzatması için. Uzatıyor, Hazreti Ali gelip namaza yetişiyor. Bu ince küçük ayrıntı insanlık tarihi için önemli. Dahası Müslümanlar için çok daha önemli. Çünkü insanlığın böylesi bir hürmete ve insana değer verişe gereksinimi var. İnsanlığın alabildiğini ezildiği ve hatta horlandığı bir zamanda.

Her insan teki önemli. Her Müslüman’ın; çevresinde, yolunun üzerinde, doğrudan veya dolaylı ilişkilerinde mutlaka bir muhatabı var. Bu muhataplar onun dairesi içinde yer alıyorlar. Onlara her türlü davranışında Hazreti Ali’nin bakışıyla bakıldığında insanlık için mutlaka bir çıkış yolu olur. Büyük karmaşanın bir ucundan bir düğüm çözülmüş olur. Hemen herkesin ele geçirebileceği bir ipin ucu mutlaka var. Hemen herkesin kendi gücü oranında bir etki alanı da olur. Zaten insanlık insanca davranılmaya muhtaç. Hemen her Müslüman’ın bana ne demeye hakkı yok. Hakkı buluştuğu hemen her şeye sahip çıkma zorunluluğu. Olumsuzu olumluya dönüştürme çabası diyoruz buna.

Medya ve reklâm aracılığıyla insanlık bir araç konumuna dönüştürüldü. Çıkar öncelenince insanlığın ne bir değeri ne de bir anlamı kaldı. Oysa insanlık İslâmî terminolojiye göre “Eşref-i mahlûkat”. Bu tanımlama sadece Müslümanlar için değil, bütün insanlık için. İnsanlığın o yöne götürülmesi Müslümanların sorumluluğunda. İnsanı incitmeden, yitirmeden, ötelemeden, aşağılamadan. İnsanın kendini aşan bir gücü yok elbette. Herkes gücü oranında var ve etkili olur. En küçük iyi, hoş ve zarif bir davranış insan üzerinde etki bırakır.

Müslümanlık aldatılmalara, göz boyamalara, reklam aracılığıyla farklılaştırılmaya rağmen en etkili güç. Zaten bundandır ki Haçlı ve ırkçı emperyalizm medya aracılığıyla her türlü yanıltma ve yönlendirmelerle büyük dalgalar oluşturuyor. Müslümanların en etkili dalgası sevgi, insana değer verme, insanı yüceltme konumuna taşımasıdır. Yaratılmışların en değerli varlığı olduğunu anımsatması ve ona değer vermesidir. Günümüz insanının da en çok buna şiddetle gereksinimi var. İnsan olduğunu ve bir değere sahip olduğunu bilmesi, anlaması. O zaman sevgi dalgası çok daha hızlı ve etkili olur. Tek çözüm yolu da budur.
























Bazı Sorular

SORU: Kur’an ve Peygamberimiz (Salat ve selam olsun ona) biz mü’minleri, kafirlerle dost olmaktan, onları kendimize velî, idareci edinmekten men’ ediyor. Ticaret buna girer mi?

CEVAP: Yasak olan, dostluk ve velayettir. Müslümanlar başlangıçtan bu güne onlarla ticaret yapagelmiştir. Yeter ki aldatılmayalım.

SORU: Çocuklarını misyoner mekteplerinde, seküler eğitim kurumlarında, deccal okullarında okutmak caiz midir?

CEVAP: Caiz değildir. Müslümanların, çocukları için gerçek İslam okulları açmaları, bunlarda Kur’ana, Sünnete, Şeriata uygun eğitim vermeleri, vasıflı ve güçlü Müslüman nesiller yetiştirmeleri vaciptir. Zaruret varsa, çocuğun imanını kurtarmak ve ona paralel ve alternatif islamî eğitim vermek şartıyla istisnâî olarak misyoner ve deccal okullarında çocuk okutulabilir.

SORU: Cuma ezanı okununca dükkanların, işyerlerinin, büroların kapatılması, ticarete, alış verişe ara verilmesi şart mıdır?

CEVAP: Kur’an Cuma vakti işi gücü ticareti bırakıp Allahı zikr etmeye (namaza) gitmemizi kesin olarak emr ediyor. Cuma namazı esnasında sonra alış veriş yapılmaz. Büyük günahtır. Bu esnada yapılan ticaretin hayrı, kazanılan paranın bereketi olmaz.

SORU: Haram para ile İslama hizmet edilebilir mi?

CEVAP: Karı satarak, faiz alarak, içki ticareti yaparak, kumar oynatarak, eşkıyalık yaparak, rüşvet alarak ve bunlara benzer haram gelirlerle İslam hizmet edilebileceği iddiası şeytanî bir kuruntudan ibarettir.

SORU: Allaha şirk koşanları övmenin, onların ehl-i necat ve ehl-i Cennet olduğunu iddia etmenin hükmü nedir?

CEVAP: Küfürdür.

SORU: Kadın ile erkek mutlak olarak eşit midir?

CEVAP: İnsan olarak eşittir ama mutlak eşitlik yoktur. Bazı konularda kadınlar erkeklerden üstün, bazı konularda erkekler onlardan üstündür.

SORU: İslam ailesinin reisi kimdir?

CEVAP: Erkektir.

SORU: En güzel, en kârlı, en iyi ticaret hangisidir?

CEVAP: Allah ile yapılandır… Allah, bir hayra, dilerse yedi yüz kat sevap ve ücret verir. Hayırsever mü’minleri Cennetine koyar, onları ebedî saadetle ödüllendirir. Ne güzel bir ticarettir O’nunla yapılan ticaret.

SORU: Bir Müslümanın ihtiyacı 70 bin liralık bir otomobil iken, o 170 bin liralık oto alırsa bunun hükmü nedir?

CEVAP: İsraf etmiş, büyük günaha girmiş, şeytanın kardeşi olmuş olur.

SORU: Deccalları, kezzabları, Firavunları, Hamanları, Tağutları sevmenin hükmü nedir?

CEVAP: Bu konuda ilmi varsa küfürdür. Pek kara cahilse uyarılması, bilenler üzerine vaciptir.

SORU: Doyduktan sonra yemenin hükmü nedir?

CEVAP: Haramdır. İstisnaları vardır: Misafirlikte ev sahibini memnun etmek için, uzun Ramazan gününü akşamında biraz (çok değil) ölçüyü kaçırmak, binde bir yediği nadir bir yemek ve tatlıdan birkaç lokma daha yemek…

SORU: Dinde ikrah (zorlama) yoktur hükmü Müslüman olanlar için geçerli midir?

CEVAP: Değildir. Gayr-i Müslimlere ikrah yapılamaz, yani onlar Müslüman olmaya zorlanamaz. Müslümana namaz, oruç, zekat ve diğer konularda olumlu ve uygun şekilde baskı yapılır.

SORU: Ahlakı Kur’ana ve Sünnete uymayan, açıkta ve açıkça büyük günah işleyen bir Müslüman nasıl bir Müslümandır?

CEVAP: Ahlaksız kötü, fâsık-ı mütecahir, vasıfsız moloz bir Müslümandır.

SORU: Kaç türlü tesettür vardır?

CEVAP: İki türlü… Birincisi Kur’anın, Sünnetin, Şeriatin istediği hakikî ve haysiyetli tesettür; ikincisi şeytanî ve rezil tesettür. Bu ikinci tesettürde bürünen kadınlar, nâmahrem erkeklerin şehevî bakışlarını, açık kadınlardan daha fazla çekiyor. Neuzübillah!...

SORU: Türkiyeli bir Müslüman için okur-yazarlık ne demektir?

CEVAP: Türkçeyi (icabında Kürtçeyi ve diğer elsine-i islamiyeyi) İslam ve Kur’an harfleriyle yazıp okumaktır. Sadece Lâdinî Latin alfabesiyle okuyup yazabilmek tam okur-yazarlık olmaz.

SORU: Açık saçık ahlaksız iffetsiz dinsiz kadınlarla zina etmek serbesttir diyene ne lazım gelir?

CEVAP: Küfür ve tecdid-i iman ve nikah lazım gelir.

SORU: Çocuklarına ilmihal öğret(tir)meyen ana baba suçlu ve sorumlu olur mu?

CEVAP: Olur… Yedi yaşına giren çocuklar namaz alıştırılmalı, büluğa erdikten sonra onlara namaz kıldırılmalıdır.

SORU: Lüks ve israfın dinimizde hükmü nedir?

CEVAP: İsraf haramdır, Kur’anda ve Sünnette kötülenmiştir. İsrafa helaldir diyen kafir olur. Helaldir demeden, günah olduğunu bilerek yapanlar fasık olur. Lüks hayat israfa yol açar.

SORU: İmam ne demektir?

CEVAP: Mü’minlerin başkanı, önderi, emîri demektir. Râşid, âdil, âbid, muttaqi, ahlaklı ve faziletli bir İmama mü’minlerin biat ve itaat etmeleri gerekir.

SORU: İslam dünyasında Ümmet birliği ve kendisine biat ve itaat edilen bir İmam olmazsa ne olur?

CEVAP: Bugün olduğu gibi kaos, anarşi, tefrika, fitne, fesat, zillet, esaret, rezillik, rüsvaylık, perişanlık olur.

SORU: Beş vakit farz namazlarını hür ve mukim erkeklerin cemaatle kılmaları zorunlu mudur?

CEVAP: Evet, dört mezhepte de zorunludur. Hanefî mezhebinde, cemaat katılmamak için yirmi küsur şer’î özür vardır. Bunların dışındaki bahaneler şeytanî kuruntulardır. Şer’î özrü olmayan Müslümanın cemaate katılmama tercihi ve şansı yoktur.

SORU: Her imamın ardında namaz kılınabilir mi?

CEVAP: İtikadındaki bozukluk ve bid’at kendisini küfre götürmeyen, istibra nedir bilen, ayakta tebevvül etmeyen, müşebbihe ve mücessime sapık mezheplerine mensup olmayan, namazı doğru kıldıracak kadar fıkıh bilen, Deccala taraftar olmayan her Sünnî imamın ardında namaz kılınabilir,

SUAL: Müslüman holiganlık yapabilir mi?

CEVAP: Holiganlık, militanlık, fanatizm kötüdür, mezmumdur, mü’mine yakışmaz. Müslüman cemaat ve tarikat konusunu geçtik, hiçbir konuda holiganlık yapamaz.






Ekran Başında Tüketilen Vakitler

Eğitim seminerlerimde evinde televizyon olmayan var mı diye sorduğumda, hanımlarımız: “evinizde kaç televizyon var diye sorsanız daha yerinde bir soru olur” diyorlar. Bizler televizyon programlarının çocuklarımızın ruh ve duygu dünyalarına verdiği tahribatı tartışırken, TV bağımlısı haline gelen büyükleri pek gündeme getirmiyoruz. Oysa anne babalar TV bağımlılığına çocuklardan daha evvel yakalanıyor ve zihinsel bir dönüşüm geçiriyorlar.

Çocuk babanın gelme vakti yaklaştığında kapıya koşuyor. Çocuğun gözleri parlıyor, okulda yaşadıklarını babayla paylaşmayı düşünüyor. Fakat baba telaşla içeri giriyor. Çocuğun yüzüne dahi bakmıyor, bir yabancı gibi sessizce oturuyor. Az sonra sofra kuruluyor, baba yemeğini yiyor ve hemen televizyonun başına geçiyor. Babanın izleyeceği dizileri var, o yüzden çocuğu görmüyor. Baba bedenen hanede bulunsa da, ruhen ekrana kilitleniyor, etrafına karşı duyarsızlaşıyor, izlediği dizinin içinde kayboluyor.

Anne ise işleri bir an önce bitirip rutin olarak izlediği programların başına geçmeyi hayal ediyor. Yemekten sonra çocukları odalarına gönderiyor ve o da televizyonun başına geçiyor.

Anne baba ve çocuklar aynı ortamda yaşıyor fakat birbirlerinin varlığını dahi hissedemiyorlar.

Televizyon ailenin fertlerini birbirinden koparıyor. Ne çocuk anne babayı görebiliyor ne anne baba çocuğu… Bu tılsımlı araç hayatlarını sil baştan değiştiriyor.

Bir büyüğümüz “dünya hayatı çok kısa, yapacak şeyimiz ise çok fazladır” diyor. Fakat bizler bu kısacık vaktimize, dizileri, israfa varan harcamaları, çay sohbetlerini sığdırırken, hayatımız için önem arz eden şeylere hiç vakit bulamıyoruz.

Zaman insana verilmiş bir hazinedir. İnsanların pek azı bu hazineyi işleyip faydalı hale getirirken büyük bir kısmı ziyan etmektedirler.

Başından ayrılamadığımız televizyon zamanımızın en büyük hırsızı haline gelmiştir. Aileler bu hırsıza gönüllü kucak açıyor ve en değerli vakitlerini kendi elleriyle hırsızın eline tutuşturuyorlar. İzlediğimiz programlar, eşimizle, çocuklarımızla yakınlarımızla geçireceğimiz o değerli vakitleri sinsice alıp götürüyor. İnsanlar televizyonun başına geçince bütün sıkıntılarını unuttuklarını sanıyorlar. Oysa hırsız onların en değerli şeyini yani zamanlarını çalıyor.

İlimle ve ibadetle geçireceğimiz vakitler elimizden kayıp gidiyor. Kitap okumak istiyorum olmuyor, kaza namazlarımı kılmak istiyorum vakit kalmıyor, akraba ziyaretlerine vakit ayıramıyorum, çocuklarımla sohbet edemiyorum diye yakınmaya başlıyoruz. Çünkü bunlara harcayacağımız vakti televizyon başında geçiriyor ve zamanı kendi ellerimizle katlediyoruz. Hayatımızın direksiyonunu artık biz değil ekranlarda sergilenen programlar yönetiyor. O yüzden bizler kendimizi bu çağın esirleri olarak görüyoruz.





Kalpleri Yumuşatan Helâl Yiyecektir

Kızgın Güneş Altında Kamçılanan Kamçılandıkça Özgürleşen Bir Takva Ehli İmam: İmam Hanbel - Ahmed B. Hanbel (V)

Yiğitlik

İmam Hanbel, Mihne döneminde nefsin arzularını bir kenara atıp, o işkencenin içinde bile yine oruç tutmuştur. Ahmed b. Hanbel’e sordular: “Yiğitlik nedir?” Cevap verdi büyük imam: “Yiğitlik, Allah korkusundan nefsin arzularını bırakmaktır. Allah korkusundan dolayı, nefsin arzularını yapmamaktır” Sizce bizler bu görüşe göre YİĞİT miyiz?

Ebû Hafs Ömer b. Salih Tarsusî, İmam Hanbel’e gitti ve ona: “Kalpler ne ile yumuşar?” diye sordu. Talebesine baktı, başını eğerek biraz düşündü, sonra başını kaldırarak:

“Evlâdım, helâl yemekle yumuşar.” dedi. Talebe oradan Ebû Nasr Bişr b. Harise giderek, ona da aynı soruyu sordu: “Ey Ebû Nasr, kalpler neyle yumuşar?” O: “Allah’ın zikriyle kalpler huzur bulur.” ayetiyle cevap verdi. Ona İmam Hanbel’in yanından geldiğini söyledi. Bunu duyunca heyecanlanıp: “Eee, Ahmed b. Hanbel sana ne cevap verdi?” “Helâl yemekle yumuşar.” dedi. Bunun üzerine: “O işin aslını haber vermiş.” dedi. Oradan Abdulvehhap b. Ebû’l-Hasan’ın yanına giderek, ona da aynı soruyu sordu. O da “Allah’ın zikriyle kalpler huzur bulur.” dedi. Ona da İmam Hanbel’in yanından geldiğini söyledi. O da diğeri gibi merak etti bu soruyu İmam Hanbel’in nasıl cevaplandırdığını: Tarsusî: “Helâl yemekle.” dedi. Bunu duyunca: “Hanbel sana işin cevherini söylemiş. Asıl onun dediğidir, asıl doğru onun dediği gibidir.” diyerek hayranlığını belirtti. Helal Yemek! Helalinden Yemek! İmam Hanbel’den kalpleri yusyumuşak eden formül: Helal Yemek! Ve bu helal yemeği de üç kişiyle yemek: “Yemek üç kişiyle ağız tadıyla yenir; Kardeşlerle, sevinçle, yoksullarla onları sevindirerek, ailede mürüvvet ve mutlulukla.” O, dostluğu ve dostları ailesini, yoksulu, yoksulluğu çok severdi. Dostluğun manasını da bütün inceliğiyle anlamıştı. Biliyordu ki dostsuz, arkadaşsız hayat kurudur, tatsızdır, alçak bir yaşayıştır. Şöyle derdi: “Bir adamın dostları öldü mü, o kimse zelil olur, zillete düşer.” Ne güzel bir dostluk anlayışı, ne güzel bir bağlılık! Elindekini az olsa bile dostlarla helali paylaşmak, onlara helal olanı hediye etmek, elimde yok yarın ne yaparım demeden son lokmayı da onlara vermek onun için israf değildi. İmam Hanbel çok cömertti.

“Bu dünya küçülse de bir lokmacık kadar olsa, sonra bir Müslüman kişi onu alsa da bir Müslüman kardeşinin ağzına koysa, bu yine de israf sayılmaz” demesinden ve bunu hayatına da geçirmesinden cömertliğini, ne kadar zengin bir gönle sahip olduğunu anlıyoruz.

 

Kim gelip girse bu gün Sâminî gülzârina
Bir kademde vâsil olur her kisi dildârina

Bir nefesde mürde dil bulur hayât-i câvidân
Sâminî enfâs-i kudsîden erer hem yârina

Âlem-i mânâda sâh olmak dilersen tâlibâ
Gel bugün ver varligin Sâminî'nin vârina

Hem gönül âyinesin derd-i sivâdan pâk kil
Er huzûr-i hazrete yanma bu furkat nârina

Âlem-i kudse erismek ister isen Bedriyâ
Sidk ile gel bende ol gir Sâminî bâzârina.

İmam Efendi Hz.

 
 

 

 


Anket

Şu an bu bloğun içeriği yok.

GÜNÜN AYETİ



Yurtlarında gezip dolaştıkları nice nesilleri kendilerinden evvel yıkıma uğratmış olmamız, hala onları doğru yola iletip yöneltmedi mi? Elbette, bunda ayetler vardır; yine de işitmiyorlar mı?

Secde Suresi / 26. Ayet



Ey Benim iman eden kullarım ! Benim arzım geniştir, o halde Bana ibadet edin, her nefis ölümü tadacak, sonra döndürülüp bize getirileceksiniz ve iman edip salih ameller yapmış olanlar, elbette onları cennetin altlarından ırmaklar akan yüksek köşlerine yerleştireceğiz, o halde ki oarda ebedi olarak kalacaklar ! ne güzeldir mükâfatı o iş görenlerin.

ANKEBUT SURESİ AYET 56_57_58

GÜNÜN HADİSİ




Medine'de birgün Efendimiz (s.a.v) bir grup sahabi ile birlikte otururken karşıdan, yamalı elbisesiyle Mus'ab b. Umeyr (r.a) göründü. Efendimiz (s.a.v) onun Mekke'deki gösterişli halini hatırlayıp ağladı ve sonra şöyle buyurdu: Gün gelip sabah bir elbise, akşam bir elbise giyseniz, evlerinizi Ka'be'yi süslediğiniz gibi süsleseniz, haliniz nice olur?" yanında bulunan sahabîler, "O gün, dediler, biz bugünümüzden çok daha iyi oluruz. Çünkü hayat külfetimiz karşılanmış olacak, biz de ibâdete daha çok vakit ayıracağız."

"Hayır! buyurdu, bilakis siz bugün o günden daha iyisinizdir." (Tirmizî, "Kıyamet", 36)





 Resulullah (s.a.a): “Evet, Allah’a andolsun ki, bunlar olacaktır. Ya Selman! O zaman ümmetimin zenginleri gezi, orta hallileri ticaret, fakirleri ise gösteriş için hacca gidecekler. İşte o zaman bir grup insan, Kur’an’ı Allah’tan gayrisi için öğrenecekler, veled’üz-zinalar çoğalacak, Kur’an’la teğanni edilecek, dünya için birbirlerine düşman olacaklar.”


Günün Sözü


Döndüm sana Yâ Müsîeân, doğru kapînâ gelmişem:
Lütfün dilerim El'aman, doğru kapına gelmişem.

Geldim kapînâ bir garip, derd-î dil'e Sen'sin tabib,
Reddeyleme Sen Yâ Mücib, doğru kapına gelmişem.

Bir bende'yim gayet zelil, rûy'im siyah ve hem hecîl
Şah Nakşibertdimdir delîl, doğru kapînâ gelmişem.

Derd-i dii'e sensin deva, dil hastasına ver şifa,
Yarab, bihakk-i Mustafa, doğru kapına gelmişim.

Yandım ilâhî el aman, nâr-i firak'a ben yanam,
Kârımdürür ah-û figan, doğru kapına gelmişim.

Çektim siva'dan ben elî, buldum sana doğru yolu
Münkir bana desün, deli... doğru kapına gelmişim.


Çektim bu denlhu firkati, bahşet ilâhi vuslatı
Yarab, habibin hürmeti, doğru kapına gelmişem.

Bedri gedayım ben zelil, kılmış beni cürmün alil
Rahm'it bana sen ya Celil, Doğru kapına gelmişem.


Hafız Osman Bedrettin

 

Tüm Hakları Saklıdır © 2007 - Bu Sitenin Tüm Sorumluluğu Aydın ŞİMŞEK\'e aittir.